Sürrealizmin moda üzerindeki en etkileyici yansımalarından biri olan Schiaparelli, Victoria and Albert Museum’daki kapsamlı sergiyle mercek altına alınıyor. Elsa Schiaparelli’nin Salvador Dalí ve Jean Cocteau gibi sanatçılarla gerçekleştirdiği iş birliklerinden, markanın günümüzde Daniel Roseberry tarafından yeniden yorumlanan ikonik tasarımlarına uzanan sergi, modanın sanatla kurduğu güçlü bağı gözler önüne seriyor.

Londra’daki Victoria and Albert Museum, bu yıl modaseverleri ve sanat tutkunlarını aynı çatı altında buluşturan etkileyici bir sergiye ev sahipliği yapıyor. “Schiaparelli: Fashion Becomes Art”, yalnızca bir moda retrospektifi değil; aynı zamanda 20. yüzyılın en yaratıcı tasarımcılarından biri olan Elsa Schiaparelli’nin sanatla kurduğu sıra dışı ilişkinin kapsamlı bir incelemesi. Sergi, Schiaparelli’nin 1920’lerde Paris’te başlayan hikâyesinden günümüzde markayı yöneten Daniel Roseberry dönemine kadar uzanıyor.

Sergiye adım attığınız anda Schiaparelli’nin modayı yalnızca giyilebilir nesneler olarak görmediğini hissediyorsunuz. Tasarımcı, kıyafetleri birer sanat eseri gibi ele alıyor; sürrealizmin mizahını, şaşırtıcılığını ve hayal gücünü couture ile buluşturuyor. Onun ünlü sözü de serginin temel fikrini özetliyor: “Elbise tasarlamak benim için bir meslek değil, bir sanattır.”

Yaklaşık iki yüzü aşkın obje üzerinden kurgulanan sergide kıyafetler, aksesuarlar, mücevherler, fotoğraflar, resimler ve arşiv belgeleri bir araya geliyor. Schiaparelli’nin sanatçılarla gerçekleştirdiği iş birlikleri ise serginin en dikkat çekici bölümlerinden biri. Salvador Dalí ile tasarladığı efsanevi “Lobster Dress”, kemik formunu dışarıdan gösteren “Skeleton Dress” ve göz yanılsamalarıyla oynayan tasarımlar bugün hâlâ şaşırtıcı derecede çağdaş görünüyor. Jean Cocteau ile birlikte tasarladığı işlemeli ceketler ve elbiseler ise moda ile sanatın nasıl tek bir yüzeyde buluşabileceğinin en güçlü örnekleri arasında yer alıyor.

Sergi yalnızca Schiaparelli’nin geçmişine odaklanmıyor. Son yıllarda markayı yeniden moda dünyasının merkezine taşıyan Daniel Roseberry’nin tasarımları da geniş bir yer tutuyor. Kırmızı halılarda sıkça karşımıza çıkan altın anatomik detaylar, heykelsi siluetler ve teatral couture örnekleri, Elsa Schiaparelli’nin yaratıcı mirasının günümüzde nasıl yeniden yorumlandığını gösteriyor.

Gezinin en etkileyici yanı ise Schiaparelli’nin aslında bir moda tasarımcısından çok daha fazlası olduğunu görmek. Sergi boyunca kıyafetler, resimler ve heykeller arasında dolaşırken moda tarihinin değil, modern sanat tarihinin bir bölümünü geziyormuş hissine kapılıyorsunuz. Bu nedenle “Fashion Becomes Art” başlığı yalnızca iddialı bir slogan değil; serginin temel argümanı. Schiaparelli’nin tasarımları, modanın da tıpkı resim ya da heykel gibi güçlü bir ifade biçimi olabileceğini kanıtlıyor.

The lobster dress 1937, Elsa Schiaparelli VE Salvador Dalí.

28 Mart’ta açılan sergi, 8 Kasım 2026 tarihine kadar Victoria and Albert Museum’da görülebilir. Moda ve sanatın kesişim noktasına ilgi duyanlar için yılın en dikkat çekici sergilerinden biri olarak öne çıkıyor.