Sanat ve modayı zamansız bir estetikte buluşturan Alara Koçibey, Schiaparelli–Dalí’den Rothko’ya uzanan ilham dünyasıyla stilini hafıza, zarafet ve kişisel ifade üzerinden tanımlıyor…
Alara Koçibey ile gerçekleştirdiğimiz Art+Style Q&A’da sanat ile stilin kesişiminde şekillenen zamansız bir estetik anlayışına odaklanıyoruz. Koçibey, Schiaparelli ve Salvador Dalí iş birliğinden Gustav Klimt’in resimlerine, 1960’ların kusursuz zarafetinden 1970’lerin özgür tavrına uzanan geniş bir referans dünyasıyla, modayı yalnızca giyinmekten öte bir ifade alanı olarak ele alıyor. Hafıza taşıyan parçalar, güçlü silüetler ve sanatla kurduğu derin bağ üzerinden şekillenen bu yaklaşım, onun stilinde katmanlı ve kişisel bir dil kuruyor.

En sevdiğiniz sanat-moda iş birliği hangisi? Bir sanatçının bir moda eviyle yaptığı çalışmadan sizi en çok etkileyen hangisi oldu?
Schiaparelli × Salvador Dalí. İlk gerçek art-fashion collaboration. 1930’larda Dalí’nin Lobster Dress’iyle, sanat ilk kez bu kadar doğrudan giyilebilir bir forma dönüşüyor. Bugün hâlâ çok ileri bir fikir. Açıkçası, bu ikilinin bugün yeniden bir araya gelip ne yaratacağını görmek en çok merak ettiğim şeylerden biri.
Bir sanat eserinin size ilham verdiği oldu mu? Bir sergiden çıkıp “Bunu giymek isterdim” dediğiniz bir an hatırlıyor musunuz?
Gustav Klimt’in Emilie Flöge portresi. Ve belki de en etkileyici tarafı, hâlâ bugün de yaşayan bir eser olması; bugünün dünyasında bile muhteşem bir kıyafet olabilecek kadar zamansız.
Stilinizde en çok hangi dönem etkili?
1960’ların o yerleşmiş, kusursuz elegansı ile yetmişlerin daha özgür ve zahmetsiz tavrı arasında bir yerdeyim.
Gardırobunuzda yıllardır sakladığınız “zamansız” parçalar hangileri?
Babamın anneme İtalya’dan getirdiği camel tonlarında, kaşmir Gucci deux-pièces takım. Onu annemin ilk giydiği günü hatırlıyorum. Hem çok şıktır, hem bugün müthiş “en vogue” oldu tekrar, hem de zamansız stilin en büyük göstergesi benim için; hafıza taşıyan parçalar.
Hayatınız boyunca tek bir tasarımcının parçalarını giyecek olsanız, bu kim olurdu?
Ralph Lauren. Çünkü onun kurduğu şey tek bir stil değil; birden fazla hayat ve farklı atmosferler arkasındaki kusursuz süreklilik. Marine, Hamptons, safari, metropol şehir… hepsinde o aynı, gösterişsiz ama derin, zamansız ama yaşayan o tavır hissediliyor. Bence tasarımdaki en zor şeylerden biri de bu: Çeşitlilik içinde tutarlılık. Bir de tabii… tek bir tasarımcıdan giyineceksem, hiç monoton olmazdı; bütün bu hayatlar arasında geçiş yapabilmek.
Hiç pişman olduğunuz bir moda trendi oldu mu? Modada asla geri dönmemesi gereken bir trend var mı sizce?
Gotik. Kadının büyüsünü, güzelliğini ve gücünü ortaya çıkarmaya hizmet etmeyen her şey, asla geri dönmemek üzere yok olabilir bence.
Bir sanatçının atölyesine girme şansınız olsa kimi seçerdiniz?
Çoğunu görmek isterdim… Bir sanatçının atölyesinde, yoktan bir şeyi var etme anına tanık olmak benim için hâlâ en büyüleyici şeylerden biri. Ve bazı anlar vardır; sanat yapılmaz, oluşur. Sanırım asıl görmek istediğim şey de tam olarak o: Fikrin henüz isim bulmadan, sezgiyle şekil aldığı an. Andy Warhol, Jean-Michel Basquiat ve Keith Haring’in aynı anda, aynı atölyede ürettikleri bir an çok sismik bir an olurdu. Warhol’un o kontrollü ama neredeyse mesafeli zekâsı, Basquiat’nın ham ve filtresiz iç dünyası, Haring’in ise neredeyse çocuk gibi saf ama inanılmaz direkt dili… Üçü bir araya geldiğinde bu bir “çalışma anı” değil, bir tür kültürel patlama olurdu.
Zamansız bir davette, kavalye olarak hangi sanatçıyı seçerdiniz?
Pablo Picasso’yu seçerdim. O zeki, sürekli üreten ve sınır tanımayan zihniyle baş başa kalmak… mutlaka isterdim. Bir de yanına Steve McQueen’i ekleyebilirsek, dengeyi kurmuş olurduk.
Stil ikonunuz kim?
Lee Radziwill, Lauren Hutton ve Betty Catroux… Aslında bu üç karakterin de farklı yönlerini içimde taşıdığımı düşünüyorum. Bazen Lee’nin o doğal zarafetine, bazen Lauren’ın zahmetsiz rahatlığına, bazen de Betty’nin daha keskin ve maskülen tavrına yaklaşıyorum. Benim için asıl çekici olan da bu zaten: Farklı katmanların bir araya gelip tek bir dil oluşturması.
Stilinizi üç kelimeyle tarif eder misiniz?
Benim için stil, giyinmekten çok kendin gibi görünebilmek. Zamansız, maskülen ve sportif.
Hayal gücünün sınırlarını kaldırırsak, gerçekte taşınması mümkün olmasa bile, evinizde görmek isteyeceğiniz sanat eseri hangisi olurdu? “Keşke benim evimde olsaydı” dediğiniz bir sanat eseri var mı?
James Turrell’in ARoS’taki The Dome adlı Skyspace’i. İçinde bulunduğun anı tamamen değiştiren, ama bunu neredeyse hiçbir şey yapmadan yapan bir güç. Sadece bir sanat eseri değil, bir algı biçimi. Ve belki de beni en çok etkileyen tarafı, hayatta en sevdiğim yapılardan biri olan Pantheon’un oculus’uyla kurduğu ilişki. Sanki o zamansız mekânın, günümüz sanat diliyle yeniden yorumlanmış hâli gibi. O yüzden, hiç düşünmeden — bunu seçerdim.
Stiliniz bir şehir olsa?
Retro Cannes.
Bir sanatçının işlerini giyilebilir hâle getirecek olsanız bu kim olurdu?
Belki şu anda Floransa’daki o muazzam sergisinin etkisi de var… ama Rothko’nun renkle kurduğu o derinlik ve sessiz yoğunluk beni her zaman çok etkiliyor. Görülmeyen ama hissettiren tasarımlar beni çok etkiler. Onun işleri bakılan değil, içine girilen işler gibi. Bir elbiseye dönüşse bile, bir yüzeyden çok bir atmosfer taşırdı.



