Nassim Soleimanpour’un İran’dan dünyaya yayılan metni Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’ın yapımcısı Nisan Ceren Özerten, oyunun belirsizlik, hafıza ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi değerlendirdi.
Nergis Kalkan
İranlı yazar Nassim Soleimanpour’un kaleme aldığı “Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”, çağdaş tiyatronun özgün projelerinden biri olarak öne çıkıyor. Paribu Art’ta 12 Ocak’ta prömiyer yapan oyun, 40 oyuncu ile 40 akşam sahneleniyor; aynı metne dayanmasına rağmen her temsilinde bambaşka bir deneyime dönüşüyor. İzleyici değişiyor, oyuncu değişiyor ve sahnede yaşananlar bir daha asla tekrarlanmıyor.

Oyunun Türkiye uyarlamasının yapımcısı Nisan Ceren Özerten ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide; bu tiyatro deneyiminin nasıl şekillendiğini, belirsizlik ve kontrolsüzlükle kurulan üretim ilişkisini, oyunun politik alt metnini ve bugünün izleyicisiyle kurduğu “anda kalma” çağrısını konuştuk…
Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’ı bir tiyatro oyunundan çok bir “tiyatro tecrübesi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu ayrımı sizin için belirleyici kılan nedir? Bu işi bir “tecrübe” yapan metnin kendisi mi, yoksa sahnede ve salonda yaşanan ortak belirsizlik mi?
Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan bir tiyatro oyunu olmaktan çok bir tiyatro deneyimi. İkisi arasındaki temel fark ise bu projede prova ve yönetmen gibi tiyatronun olmazsa olmazlarının dışarıda bırakılması. Oyunu yöneten ya da yönlendiren sadece metnin kendisi, oyuncu ve seyirci. Ve bunu sadece bir kez o an canlı bir biçimde yapıyor olmaları. Kimse o akşam sahnede tam olarak ne olacak bilmiyor; hatta oyunu birkaç kez izleyen biri için sürpriz bir akşam oluyor. Metni önden bilen ve şu ana kadar 10 temsil izleyebilmiş olan benim için bile her akşam ve her oyun birbirinden bambaşka.
Oyuncular değişiyor, izleyici değişiyor; dolayısıyla oyun her temsilinde başka bir şeye dönüşüyor. Yapımcı olarak bu belirsizlikle ve kontrolsüzlük haliyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Projenin yapısı itibariyle yaşadığımız duruma belirsizlik ya da kontrolsüzlük gibi odaklanmak yerine (ki her ikisi de doğru) heyecan ve akışına bırakma hali olarak görüyorum. Kuşkusuz, bir yapımcının görevi maksimum seviyede kontrollü bir ortamda bir oyunun kusursuza yakın icra edilmesini sağlamak. Ancak buradaki kontrolsüzlük, hazırlıksızlık benim için de çok öğretici hem de ehlileştirici oldu. Oyuncu ve seyirci gibi benim için de büyük bir tecrübe.

Kariyeriniz boyunca hem ana akım hem de daha deneysel işlerde yer aldınız. Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan sizin yapımcı kimliğiniz içinde nereye oturuyor? “Bu iş yapılmalı” dediğiniz an genellikle hangi içgüdüyle geliyor ve bu oyunda sizi asıl ikna eden ne oldu?
Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan son zamanlarda en heyecanlandığım projelerden birisi kuşkusuz. Kolektif üretim biçimi ve farklı yapısı ile çok öğretici olmasının yanında; bir çok açıdan mesleğime yeniden bakmama, uzun zaman sonra yeniden sorular sormama sebep oldu. Proje seçimlerinde sezgisel bir yaklaşımın yanı sıra, oyuna dair yaratıcı kısım ile finansal ve sürdürülebilirlik hedefleyen kısım arasında denge kurmaya çalışıyorum. Bu oyun bu bakış açısı ile bir yapımcının iştah duyabileceği bir çok unsuru barındırıyor.
“İRANLI SANATÇILAR ESERLERİ İLE DİRENİYOR”
“Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan”, doğrudan politik bir oyun olmasa da otorite ve itaat gibi temalara dokunuyor. İran’daki güncel protestolar ve ifade özgürlüğü tartışmaları düşünüldüğünde, bu oyunun yeni bir bağlam kazandığını düşünüyor musunuz? Nassim Soleimanpour’un işleri bugün sizce nasıl bir anlam taşıyor?
Hayata dair ne politik değil ki? Oyun hem tematik olarak hem de oyuncuya sunduğu somut performans alanı anlamında; otorite, itaat, bağımsızlık, özgürlük gibi bir çok önemli kavramı kapsıyor. Projenin İstanbul’daki zamanlaması ve İran’daki gelişmeler şaşırtıcı bir şekilde denk düştü. İran’da yaşanan konjonktürel durum, metnin zamansızlığını ve bazı coğrafyalarda ve kültürlerde tarihin tekerrürden ibaret olduğunu düşündürdü.
Nassim Soleimanpour’un bir dönem özgürlüğünden mahrum kalmış bir İranlı yazar olması ve oyunun yazımının üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün benzer olayların daha da dramatik bir biçimde yaşanıyor olması gerçekten çok acı. İranlı sanatçılar hayran kaldığımız eserleri ile direniyor; tiyatroda, sinemada, şiirde ve daha bir çok alanda.
“ANDA KALMAYI VADEDEN BİR OYUN”
Her temsilin yalnızca bir kez yaşanması, oyunu izleyicinin hafızasına emanet ediyor. Her şeyi kayda almanın refleks haline geldiği bir çağda, bu tecvrübenin izleyiciyle kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? Sizce bu duygu, izleyicinin oyuna ve sahnede yaşanana bakışını nasıl etkiliyor?
Ne güzel bir noktaya dikkat çektiniz. Hafızamızın kontrolünün adeta bizde değil de dikkatimizi çalan dış faktörlerde olduğu bu çağda, anda kalmayı vadeden bir oyun bu. Kayıt almak, tekrar izlemek, kaydırmak, silmek ve tekrar o anı canlandırmak gibi yeni reflekslerimiz yerine hiç bilmediğimiz ve tekrarı olmayacak bir 1 saate götürüyor. İzleyicinin çok daha konsantre ve analog bir biçimde o anın bir parçası olması projenin alametifarikalarından.
“TİYATRO, DOĞASI İTİBARİYLE ERİŞİLEBİLİR OLMALI”
Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’ın en ayırt edici özelliklerinden biri, farklılıkları ve belirsizlikleri bizzat deneyimleme imkanı sunması. Ancak son zamanlarda bilet fiyatları tiyatro deneyimlerini herkes için erişilebilir kılmıyor. İzleyicinin salonlara erişimi için kolektif olarak nasıl adımlar atılmalı?
Bugün sahne sanatları alanında üreten tüm bileşenlerin ortak derdi artan maliyetler ve yüksek bilet fiyatları; tıpkı izleyici gibi. Artan maliyetler ve belirsizlikler tiyatro alanında üretimi çok güçleştirdi. Bilet fiyatına aynı oranda yansıtılamıyor ve yansıtılmamalı pek tabii. Tiyatronun, doğası itibariyle erişilebilir olması ve bir lüks olmaması gerekir. Kolektif adımlar atılabilmesi için özellikle bağımsız diye adlandırılan tiyatroların ve tiyatrocuların desteklenmesi (Avrupa’da çok ciddi devlet desteklerinden söz edebiliriz), vergiden muaf olunması ve her koşulda ilk etkilenen alanın sanat olmaması lazım. İzleyicinin ekonomik gerçeklere rağmen tiyatronun peşini bırakmadığını ve çok desteklediğini düşünüyorum.
Oyun kısa bir ara verdi ve 23 Şubat’ta yeniden sahnelenmeye başlayacak. Bu aranın ardından oyuna dönüşün izleyici ve ekip için nasıl bir karşılık yaratacağını öngörüyorsunuz?
4 ay boyunca her ay 10 temsil ile sahneliyoruz ve toplamda 40 temsil olacak. Ocak oyunlarını tamamladık, şubat oyunlarını da ParibuArt’ta gerçekleştireceğiz, mart ve nisan aylarında ise DasDas’ta olacağız.
Biz ekip olarak büyük bir özlemle döneriz diye düşünüyorum. 5 gün üst üste matine-suare biçiminde 10 oyun sahneliyoruz, bu çok yoğun ve zevkli bir tempo. Seyirci için ise öngörmek güç; ilk kez izleyecek biri için merak ile bir deneyim, daha önce izleyenler için ise heyecanlı olacaktır.