Zeynep Solakoğlu, OG Gallery’de açtığı “Late Bloomer” sergisinde zaman ve “geç kalma” kavramını sorgularken; galerinin kurucusu Senem Özgören ise mekânın uluslararası temsil planlarını anlatıyor…

Zeynep Solakoğlu, OG Gallery’de izlenebilen Late Bloomer başlıklı sergisinde zaman, üretim ritmi ve “geç kalmak” kavramı üzerine kurduğu anlatıyı izleyiciyle buluşturuyor. Masalsı anlatılar, ikiye bölünen bir zaman, kendi sesini arayan karakterler ve üretim sürecine yayılan sabır vurgusu, Solakoğlu’nun kişisel hikâyesiyle iç içe geçiyor. Bu söyleşide önce sanatçının “Late Bloomer” kavramını nasıl dönüştürdüğünü, malzeme ve anlatı arasındaki ilişkiyi ve otoportrelerin kırılgan alanını konuşuyoruz. Ardından galerinin kurucusu Senem Özgören ile OG Gallery’nin bir sergi mekânının ötesine geçen komünite fikrini, risk alma biçimini ve uluslararası temsil planlarını ele alıyoruz…

Late Bloomer kavramı, modern dünyanın zaman algısına karşı bir itiraz olarak kuruluyor. Bu başlık senin için ilk olarak hangi kişisel ya da düşünsel sorudan doğdu?

“Late Bloomer” kavramının kelime anlamından başlangıçta rahatsız oldum. “Geç açmak” ifadesi, insanlara çoğunlukla hayatlarında eksik olduğunu düşündükleri şeyleri çağrıştırıyor. Kendi içinde sorunlu, hatta doğal olmayan bir ifade gibi geliyor bana.

Doğada bir çiçeğin mevsiminden önce açmasını beklemiyoruz; pişmek için o kadar zamana ihtiyacı olduğunun bilincindeyiz. Ama insan hayatında, kendimizi merkeze koyarak yarattığımız bir sistem var. Hayatı birkaç liste maddesini “check” etmeye indirgeyen, eğlenceyi, coşkuyu ve yaratıcılığı arka plana atan bir düzen.

Oysa biz doğanın sadece bir parçasıyız. Bu düşünce bana bir geri adım atmayı ve aslında sessizce işleyen bir sistemin küçük bir parçası olduğumu hatırlattı.

Bu sergide doğada “geç kalmak” fikrine karşı bir duruş hissediliyor. Kendi üretim sürecinizde bu zaman algısı, çalışma ve üretme ritminizi nasıl etkiliyor?

Üretim sürecinde, eğer bir yere yetiştirmem gerekmiyorsa zaman kavramı benim için çok belirleyici olmuyor. Yoğun odak gerektiren bir süreci aceleye getirirsem, olması gerektiği gibi sonuçlanmıyor. Bu yüzden elimden geldiğince sabırlı ve dikkatli olmaya özen gösteriyorum.

Serginin merkezinde yer alan masalsı anlatı (başı çalınan, zamanı ikiye bölünen kız figürü) nasıl ortaya çıktı? Bu hikâye en başından beri var mıydı, yoksa üretim sürecinde mi şekillendi?

Bu hikâyeyi aslında 2014’te yazmıştım. “Late Bloomer” terimini araştırırken temaya yakın bulduğum için yeniden resimlendirdim.

Hikâye, çok kafasının içinde yaşayan biri olmamdan yola çıkıyor. Bazen kendi dünyamda kayboluyorum; bu da hayatı kaçırıyormuşum gibi hissetmeme neden oluyor. Bu anlatı, o hissi kendi görsel dilimle ifade etme biçimim. Aslında bütün işlerim biraz böyle.

Üretim sürecinde hikâyenin etrafındaki karakterler ve semboller değişti. Doğum günü pastası ve salyangozlar sonradan eklendi. Salyangozların kendi zamanlarına sadık canlılar olduğunu düşündüm; bu yüzden hikâyede yerleri olduğunu hissettim.

Karakterlerinin “bildiğimiz dillerle konuşmadığını” söylüyorsun. Bu durumda izleyicinin bu anlatıdaki rolünü nasıl düşünüyorsun?

Aslında bildiğimiz dille konuşuyorlar; sadece iletişim kurma biçimleri farklı. Örneğin bazı eserlerime küçük eklemeler yaptım, karakterlerin kendi yaptığı müzik enstrümanları gibi. Bu aletler bildiğimiz enstrümanlara benziyor ve izleyiciye bir başlangıç noktası sunuyor.

Eserde karakterler bu enstrümanları çalıyor ama biz müziği duymuyoruz. O noktada izleyici, nasıl bir ses çıktığını hayal etmek zorunda kalıyor. Böylece karakterlerle izleyici arasında karşılıklı bir iletişim oluşuyor. İşlerin içine bu tür küçük oyunlar yerleştirdim.

Bu sergide resimle birlikte seramik işler de önemli bir yer tutuyor. Hikâyelerinizi aktarırken malzeme seçimi sizin için nasıl belirleniyor? Önümüzdeki dönemde seramiğe daha fazla ağırlık vermeyi ya da başka mecralara yönelmeyi düşünüyor musunuz?

Malzemelerimi daha sezgisel bir şekilde seçiyorum. Ancak fark ettim ki malzeme geçişleri genellikle hem hayatımda hem de hikâyede bir dönüm noktasına ihtiyaç duyduğum anlarda gerçekleşmiş. Bazen malzeme değişimi hikâyedeki değişimi tetikliyor; ikisi birlikte ilerliyor. Üretim süreci değiştikçe eser de değişiyor.

Yağlı boya ve suluboyanın anlatımda farklı görevleri var; ikisinin de kendine özgü ağırlığı bulunuyor. Seramik ise bambaşka bir alan. Daha önce çoğunlukla düz yüzey üzerinde çalıştım; seramik benim için hâlâ yeni ve keşfedilmeyi bekleyen bir mecra.

Çamuru şekillendirirken formu da düşünmek gerekiyor. Süreç spontane ilerleyebiliyor; beklenmedik sonuçlar ortaya çıkabiliyor ama aynı zamanda büyük bir dikkat ve sabır istiyor. Deneyselliğe ve oyuna alan açıyor. Şu an bundan keyif alıyorum. Sanırım her zaman yeni malzemeler deneyen, deneysel bir sanatçı olacağım; çünkü oyunun hikâyemi beslediğine inanıyorum.

Otoportreler bu sergide masalsı bir evrenin içinde farklı hallerle yer alıyor gibi görünüyor. Kendi bedeninizi ve yüzünüzü bu anlatının içine dahil etmek sizin için ne ifade ediyor?

Bu hassas bir konu ama özgün eserler üretmek için gerekli olduğunu düşünüyorum. Çok şeyi bildiğini iddia eden bir sanatçı değilim; fakat kendimi biliyorum. Hikâyelerimi, kendi inşa ettiğim görsel dili ve dünyayı paylaşıyorum. Bu yüzden anlattığım konuya hâkimim.

Late Bloomer sizin için tamamlanmış bir tema mı, yoksa devam eden bir anlatı mı? Önümüzdeki sergilerde bu temanın izlerini sürmeye devam edecek miyiz?

Bu sergiden sonra “Late Bloomer” temasına devam etmem büyük olasılık. Bu karakterler benimle birlikte birçok evreden geçti, maceralar yaşadı. Bu konuyu içselleştirdiğimize inanıyorum.

Şu anda yeni başlangıçlar ve maceralar planlıyorum; beni nereye götüreceklerini heyecanla bekliyorum. Ben nereye gidersem, karakterlerim de benimle gelecek.

Senem Özgören: OG Gallery’yi Bir Komünite Olarak Kurguladım

OG Gallery’yi yalnızca bir sergi mekanı değil, yaşayan bir kültürel buluşma alanı olarak tarif ediyorsunuz. Önümüzdeki dönemde bu “yaşayan alan” fikrini nasıl genişletmeyi planlıyorsunuz? Yurt dışında temsilcilikler açma planınız var mı?

Galeriyi kurarken temellerini önce komünite, sonra galeri esaslı olarak attım. Çok iyi anlaşan, birbirinden beslenen ve başka galerilerdeki sanatçılarla da dostane ilişkileri olan bir sanatçı listemiz var.

Aynı şekilde ben de birçok galericiyle yakın temas halindeyim ve sık sık galerileri ziyaret ederim. En başından beri bu karşılıklı ilgi ve etkileşimi gözlemliyorum; bu da beni çok mutlu ediyor.

Ancak zamanla şunu fark ettim: Galeriyi destekleyen koleksiyonerlerin çoğu vaktini yurt dışında geçiriyor. Bu nedenle önümüzdeki yılın başında uluslararası ölçekte daha görünür olacağımız bir temsil modeli üzerinde çalışıyoruz. Planımız, bunu önümüzdeki sene başlarında hayata geçirmek.

OG Gallery’nin “risk alan” ve “alışılmışın dışına çıkan” bir yapı olduğunu söylüyorsunuz. Bir sanatçıyla çalışmaya karar verirken sizin için belirleyici olan temel ölçütler neler?

Öncelikle bir sanatçının idealist olmasına çok önem veriyorum. Kendi doğrularına sıkı sıkıya tutunan, gündemin ötesinde kendi özüne sadık kalan ve kendini cesurca ifade etmeyi seven sanatçılar hem beni hem de izleyiciyi en doğru şekilde besliyor.

Ayrıca belirleyici unsurlar arasında güçlü bir hayal gücü ve en değerli yol gösterici olarak merak duygusu yer alıyor.

OG Gallery’yi İstanbul sanat sahnesinde nasıl bir yerde görüyorsunuz? Galerinin önceliklerinin neler olmasını istiyorsunuz?

OG Gallery’yi İstanbul sanat sahnesinde temkinli ama cesur bir yerde konumlandırıyorum. Risk alan, ancak bunu stratejik ve dikkatli biçimde yapan bir yapı olarak görüyorum.

Önceliğimiz her zaman sanatçılarımız. Aldığımız her kararın merkezinde onların üretimi ve uzun vadeli gelişimi yer alıyor.