Çarşamba, Mayıs 19

Nail Keçili: “Büyük İşadamları da Mütevazi Olabilirler.”

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Şirketim Taksim’de ünlü Kazancı yokuşuna girdiğiniz zaman solda şimdiki ismiyle The Marmara Oteli devam eder o biter bizim binamız başlar. Bu binanın tarihi adı; Doktor Tevfik Remzi Kazancıgil Köşkü. Bu Doktor Tevfik Bey son derece ünlü kadın doktoru. Ve o tarihlerin en meşhurlarından. Ondan evvel Osmanlı zamanında bu bina bankalar caddesindeki meşhur Merkez Bankası olan Osmanlı Bankası İdare Meclisi Başkanının lojmanı olarak yapılmış. Bir bina bankalar caddesinden aşağıya inerken sağda muhteşem ve Fransızlar yapmış. Bizim binada da 24 dönüm bahçe içerisinde Osmanlı Bankası İdare Meclisi Başkanı Fransız adam yaşıyor. Fransız mimarların büyük çapta da bazı detaylarını Fransa’dan getirmiş olmaları işe daha da enteresan bir yön veriyor, bu yüzden şıklığı anlatılmaz. Parkeleri benim Türkiye’de gördüğüm yegâne parkelerdi. Bankanın da öyleydi bizim binanın da öyleydi. Şimdiki ismiyle The Marmara, o zaman ki ismiyle Intercontinental Otel’in inşaatı yapıldığı sırada bizim binayı şantiye binası olarak kullanmışlar. Tabi bakmadan kullanmışlar bu yüzden birçok yeri harap olmuş.  Bina o tarihte Osmanlı Bankası Emekli Sandığı Vakfı’nın Binasıydı ve bize de onlardan intikal etti. Biz aldıktan sonra bizim iştigal konumuz içinde dekorasyon ve inşaat da olduğu için benim o zamanki ortağım Allah rahmet eylesin Cumhur Abacı, ekibiyle işin içine girerek çok kısa zaman içinde binayı a’dan z’ye restore ettiler. Bina, o günkü tarihe göre çok şık dekore edildi. Biz binaya taşındığımız zaman Türkiye’deki yegâne kendi binasına taşınmış olan reklam şirketiydik. Reklam şirketi olmak o tarihlerde önemli bir hadiseydi. Çünkü şirketlerin, üreticilerin, hizmet isteyenlerin başvurabilecekleri çok başarılı reklam şirketleri yoktu. Hatta reklam ajansı adı bile yoktu. Değişik bir dönemdi. Biz binayı yaptığımız ve CEN Ajans olarak oraya taşındığımız zaman binanın nasıl bir yer olduğu herkes tarafından merak konusu olduğu için büyük mesele oldu ve hep görmek istenildi. Biz de bir açılış yaptık. O açılışta iş dünyasından, gazete patronları vardı. O zaman açılışa, Hürriyet Gazetesi Patronu Erol Simavi, Milliyet Gazetesi Patronu Ercüment Karacan, Tercüman Gazetesi Patronu Kemal Ilıcak, Son Havadis Gazetesi Patronu Mustafa Özkan, Türkiye Gazetesi Patronu Enver Ören vs. gibi bir sürü gazete patronları teşrif ettiler. Hiçbir reklamcı çağırmadım. O tarihte Türkiye’nin en büyük, en kaliteli, en modern ve en çağdaş reklam ajansı Man Ajans, sahibi Eli Acıman, kendisi benden yaşça büyük ve Türk reklam sektörüne büyük katkıları olmuş bir abimiz.  Onu da çağırmadık fakat Acıman cin gibi bir adam. Koç Holding’in Halkla İlişkiler Başkanı Sunuk Pasiner’in yanında bir de baktık Eli Acıman da bizim binaya geldi kardeşim. İkisine de Allah rahmet eylesin.  Biz kendilerini ağırladık, gezdirdik, tebrik ettik. Kendisine de ‘’biz böyle bir durumda reklamcıları çağırmadık. Nasıl bir reaksiyon alacağımızı bilemedik o yüzden sana da ayıp ettik’’ dedik.  Sonra öpüştük, koklaştık zaten birbirimizi severdik hatta yıllar sonra enteresan gelişmelerimiz de oldu. 

Biz artık binamızda çalışmaya başladık. Binamızın tam karşısında bir garaj vardı. O binanın bulunduğu han Taksim Sarayı Hanıydı. Çok çağdaş, pırıl pırıl bir handı ve altında da bir garaj vardı, işletmecisi de vardı tabi. Güzel günlerdi arabalarımızı oraya koyuyorduk. Onun birazcık altında meşhur Fahrettin Aslan’ın Maksim’inin koca bir garajı vardı, oraya da bırakırdık. Beyoğlu’na yakınsınız, Taksim Meydanı harika, Intercontinental Otel’i açılmış, son derece havalı da bir otel, misafirlerimizi oraya götürüyoruz falan derken biz orada çok başarılı seneler zincirini birbirine takmış gidiyoruz. Bir akşamüstü dediler ki ‘’garaj kapandı efendim artık arabalar koyulmayacak’’ dedik ki ne oldu hayırdır? Meğer Taksim Sarayı satılıyormuş. Dolayısıyla herhâlde tasfiye ediliyor bina dediler.  Binada benim bildiğim şimdilerde Demirören Holding, Hürriyet, Posta, Milliyet, Kanal D’nin, CNN Türk’ün sahibi Erdoğan Demirören’in. O tarihte Erdoğan Abi, bankalar caddesinde Arşimidis adında beyaz eşya satan, büyük buz depoları satan bir sürü büyük çapta işler yapan firmanın sahibi. Fakat Erdoğan Abi’nin işleri iyi gitmiyor nedense bir sürü sıkıntılar falan. Bilmeme rağmen çok hatırlamak istemiyorum çünkü ben de sonraları kötü şeyler yaşadım. Her neyse kapıcı ‘’Erdoğan Demirören garaja gelmiş’’ dedi. Ala ala dedim garaj kapalı diyorsunuz dedim ama fırladım gittim. Garajda küçücük bir lamba yanıyor, bomboş her yer. Bir tane iskemle var ve Erdoğan Abi o iskemlede oturuyor, elinde bir çay bardağı kocaman garajda tek başına çayını içiyor. ‘’Geçmiş olsun hayrola Erdoğan Abi, ne yapıyorsun burada’’ dedim. Hava da soğuk, üstümüzde paltolar var neyse ben bunu kaptım doğru CEN Ajans’a getirdim. Erdoğan Abi alkolde içmezdi öyle ama ‘’bırak abi çayı, birer kadeh viski içelim kendimize gelelim’’ dedim. Erdoğan Abiyle biz çok sevişirdik peki nereden tanışırdık? Erol Simavi ve Kemal Ilıcak tarafından tanışırdık. Her zaman birbirini seven iki insan olduk, hiçbir zaman birbirimize yanlış bir şey yapmadık. Ve hakikaten birbirimize mümkün mertebe şartlar dâhilinde elimizden geleni yapmışızdır. Derken Erdoğan Abi buraları satacağından bahsetti, bir sürü sıkıntılara girmiş, evi de boğazda Erdoğan Demirören Yalısı halen duruyor oraya taşınmış, insanları desteklemekten, onlara yardım etmekten zevk alırdı. Hasan Kazankaya isminde, film dünyasının çok yakından tanıdığı deli dolu bir adamcağız vardı. Hatta o kadar enteresan bir adamdı ki bir ara Tahtasaray, Kayıkhane adında İstanbul’un en fiyakalı, en tanınmış lokallerini, gece kulüplerini açtı sonra ilk defa Key isimli kulüp açtı yani anahtarla gireceğiniz bir yerdi. ismi de Gümüşkapı’ydı yanlış hatırlamıyorsam. Giderdik ederdik çok kaliteli yerlerdi. Bunlar Maksim standardından farklı boyutlardaydı, dans müziği, orkestralar olurdu, gece kulübü havasındaydı. Ama adam o kadar akıllıydı ki yemek de satardı. Bütün sosyete oradaydı, düşünün bir de anahtar vardı herkesin gidemeyeceği yerler yani istediğiniz insanı kapıp götürebiliyorsunuz. O da çok samimi dostumdu.  Derken konu dağılmasın Erdoğan Abi gidip geliyor toparlanıyor. Ve bir haber ‘’Erdoğan Demirören’in Yalısı Yanıyor.’’ Ben nasıl arabaya atladım ve o yalıya gittim hiçbir şey hatırlamıyorum. Baktım ki Erdoğan Abi de kolları sıvamış, destek oluyor. Ve orada elimden geldiği kadarıyla ben de Erdoğan Abi’ye yalıdan kıymetli mallar kurtulabilirse onları kurtaralım mantığıyla yardım ettim hep beraber savaş verdik. Fakat bir şey dikkatimi çekti. Zaten çok beklemeyi falan seven bir insan değildi ama kardeşim bu kadar da soğukkanlı, hadiseyi olduğu gibi kabul eden bir anlayış içinde olması şaşırttı beni. Yalı yandı, Hasan Kazankaya diye bahsettiğim adama bütün her yeri yeniden yaptırdı. O adam inşaatta yapardı. Dolayısıyla yalı muhteşem oldu. O sırada Erdoğan Abi’nin işleri düzeldi, boyutu büyüdü. İlk hayatına başladığı zamanlardan da tanıyorum onu ben babasından kalan Sirkeci’de Oto Kolaylık diye bir yedek parça ticareti yapan dükkânları vardı. Ondan evvelde galiba Surların olduğu yerlerde evi olduğunu, gençliğinde orada oturduğunu, Beşiktaş Kulübü’nde futbol oynadığını hep anlatırdı bana.

Erdoğan Abi ile Özal’ın seyahatlerine katıldık. Turgut Özal’ın başdanışmanıydım. İşadamlarıyla beraber gittiğimiz seyahatlerde bilemediğim sebeplerle hep Erdoğan Abi ile beraber olmuştum. Beraber giderdik beraber gezerdik. Maksim’i severdik oraya müzik dinlemeye giderdik, sanatçıları dinlerdik. Hepsini kendi çapında destekler, severdi. Sadece çok reklam yapmayı sevmezdi. Erol Simavi, Hürriyet’in sahibi. Onun ortağı falan yoktu ilk defa Erdoğan Demirören ile ortak oldular ve bir piston fabrikası kurdular ve yanlış hatırlamıyorsam tavuk çiftliği gibi bir işe de girdiler. Fakat biz her hafta buluşurduk. Erol Simavi, notlarını biriktirir Erdoğan Abi’ye Hürriyet ile ilgili sorular sorardı. Bunu böyle yapacağız doğru mu? diye böyle ambiyans içinde günlerimiz geçer, keyifli zamanlar geçirirdik. 

Bir gün geldi benim başıma bela oldu. Milliyet Gazetesi’ni o tarihte satıldıktan sonra alan Aydın Doğan ile başka bir gazetenin patronu ve o tarihte koalisyon hükümetinin başına getirilen başbakan yardımcısı benim yok edilmeme karar verdiler. Biri hükümetten tazyik ederek, bir tanesi hesap kitap konusunda beni dolandırarak, duman ettiler. Küçücük bir borcu büyüten Aydın Bey, Hürriyet’e anormal bir faizle borçlu çıkarttı beni. Ve ben o borcun altından nasıl kalkacağımı düşünürken her şeyimi devlet almış, öbür gazete patronu her şeyimi rezil etmiş mahvetmiş beni artık son demlerim bir baktım ki benim Aydın Doğan’ın Hürriyet Gazetesi’ne verdiğim bir teminat falan yok. Dedim ki ‘’çok ayıp, benim gibi bir adam mademki borcumuz var bu borç dolayısıyla teminatımızı da vermeliydik’’ ve tek sahibi olarak kaldığım Marmaris’teki evimi Hürriyet’e ipotek ettim. Onlarca defa evime gelmiş olan, teknemle gezen, yiyip içen, eğlenen o iki gazete patronu yani bir tanesi beni dolandıran bir tanesi de ölmemin kararını siyasetçiye verdiren Aydın Bey, evimi satışa çıkardı. Borcum var ya satışa çıkardı. Ben ona mani olmaya çalışıyorum, sağlığım zaten berbat, 1,5 yıl tamamen sıfır sebeple hapse sokturdular. Neticede perişan haldeyken bir gün beni Erdoğan Abi aradı. ‘’Oğlum dedi, senin Aydın Doğan’a borcun varmış, ne kadar kaldı?’’ dedi. ‘’Maalesef 700 bin kaldı’’ dedim. Bir bok değil yani. Ama 700 bine rağmen adam satacak evi. ‘’Ne kadar var sende?’’ dedi. ‘’200 bin var dedim. O da dedim benim ayrıldığım hanımefendide, zaten onun sayesinde ayakta duruyorum’’ dedim. ‘’Sen 200 bini ödet, üstündeki parayı ben onlara kapattırıyorum’’ dedi. Gerçekten de bunu yaptı. Peki, ‘’senin ne alakan var’’ dedim. ‘’Ben dedi bugünden itibaren Hürriyet Gazetesi’ni, Milliyet Gazetesi’ni yani Doğan Holding’in bütün şirketlerini D&R dâhil hepsini satın aldım. Şuanda karşımda onların faktöring şirketinin başındaki adam duruyor, yarın senin evinin üzerindeki ipoteği kaldırtacağım, talimatı veriyorum’’ dedi. Allah’ım böyle haber alacağımı hayal dahi edemezdim.  ‘’Allah razı olsun’’ dedim. Ve biliyor musunuz ki Erdoğan Abi bu telefondan 2 gün sonra maalesef vefat etti. Hakikaten vefat etti. Benimle konuşurken de hastanedeydi. Ona dedim ki ‘’Ne olursun çık şu hastaneden, Allah’ını seversen’’ dedim. ‘’Evladım merak etme Erdoğan Abi’ne bir şey olmaz’’ dedi. Ama gitti.

Bugün hala her gün her gün dua ettiğim, Allah razı olsun dediğim üç beş kişi varsa birincisi Erdoğan Demirören’dir. İkincisi dünyada hiçbir zaman iyiliklerini unutmayacağım Cavit Çağlar’dır. Üçüncüsü de şirketlerimin büyümesine katkı sağlamış, destek olmuş büyüklerimdir. Çok fazla da kişi yoktur. Onun dışında da benim ayağa kaldırdığım yüzlerce insan olmuştur, yardımlarım dokunmuştur onların hepsini unuttuk gitti. 

Bu yazıyı yazmama sebep olan, kaç gündür kafamı kurcalayan bir hal var. Yahu, Erdoğan Abi yaşasaydı evet bugün hükümeti desteklemek mecburiyetinde bu gazeteler, Posta, Hürriyet, Milliyet, vs. fakat bu kadar mı yozlaştırırlardı işi diye kendi kendime düşünüyorum. Ve eminim ki şuandaki medyanın yani kendine ait Demirören Holding Medyasının vaziyeti ahvalından hiç memnun değildir, onun huzurunu kaçırmaktadır bu hadiseler. Ben ona duama devam ediyorum huzur içinde yatsın diye.

İyi haftalar hepinize.

M.Nail KEÇİLİ

Paylaş