Perşembe, Eylül 24

Nail Keçili: “BÜYÜK KATLİAM”

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Sabırla sabırla ve de sabırla Türkiye’deki gelişmeleri hem izliyorum hem de sabırla sabırla Cumhurbaşkanımızın ifadelerini dinliyorum, heyecanlanıyorum, o ifadelerin içinde ona yazı yazan insanların söylemek istediklerini nasıl söyleyemediklerini ve hazırlayıp önüne sunamadıklarını gördükçe de deli oluyorum. İşte bu kadar bununla ilgili söyleyeceklerim. Şimdi geliyorum sanata.

Bizim Marmaris’imizin mütevazı bir yaşlıları ikamet ettirme, koruma evimiz var. Yani sizin dilinizde Huzur Evi. Bu evimizde tabi ki çoğu 65 yaşın üzerinde sanatçı, kültürlü, seviyeli ve geçmişte ülkeye çok büyük katkıları olmuş yaşlılarımız var. Bunların hepsi maşallah dinç, konuşuyorlar, yürüyorlar hatta çaktırmadan ufak seyahatler de yapıyorlar. Çünkü seyahat etmeleri yasak. Hele hele yurtdışına seyahat etmeleri komple yasak. Dün bir arkadaşım oradaki yaşlı bir beyefendiyle zaman zaman dostluk kuran ve o dostluğu telefon görüşmeleriyle yürüten hatta müsaade ettikleri zaman gidip ziyaret eden ilişkilerinden bahsetti. Tatlı tatlı o insanı mutlu eden bu arkadaşımız, anlatıyor anlatıyor anlatıyor. Neden 3 defa anlatıyor dedim biliyor musunuz? Bunu okuyan sorumlular iyice anlasınlar diye. 

Bu hastalık mikrobu çıktığından bu yana bu insanların hepsi, bakın ne kadar zamandır, kaç aydır bulundukları evden dışarı dahi çıkamıyorlar. Kimseyle görüşemiyorlar. Onları ziyarete gelmek isteyenler, uzaktan görelim, pencereden görüp en azından bir sohbet edelim diyenler dahi olumsuz sonuçla karşılaşıyorlar. Hiçbir şekilde göremiyorlar. Sadece fırsat bulurlarsa gizli telefon görüşmeleri yapıyorlar. Bu insanları adeta tevekkül kampında gibi ölüme terk etmiş durumdalar kimse buranın sahipleri! Bakın çağdaş ve akıllı bir demokraside yaşıyorsak, ne olursa olsun 65 yaşın üstündeki insanlar için bu korona virüsü tehlikeli olsa bile onların ölmemeleri için, kafayı yememeleri için ve insan gibi yaşayabilmeleri için dikkat etmek ve usulüne uygun çareler bulmak lazım.

Zannediyorum Ankara’da 3 yaşlarındaydım. O zamanlara dair hafızalarımdan hiçbir zaman silinmeyecek bir hatıra geliyor hep gözümün önüne. O yaşlarımda nedense anneannemin evinde kalıyoruz sonradan uyandım tabi bunun neden olduğunu. Her neye annem beni alır ananemin evinden bizim asli evimize getirir. Evin dışında babam pencereye çıkar babamı görürüm o da ben de hasret gidermeye çalışırdık. Bunun ıstırabının bugün dahi nasıl büyük ve etkili olduğunu ifade etmekte zorluk çekiyorum. Çünkü babam iş hayatındaki bazı sıkıntılar dolayısıyla ani bir tüberküloz ki o tarihlerde yani 50’lilerde bu hastalık çok modaydı. Babam da bu hastalığa yakalanarak maalesef evde karantina altında yaşamaktaydı. Ben de kendisini bu şekilde görebilme imkânına sahiptim. Ondan sonra bu hastalık çok ağır bir şekere intikal ederek babamı şeker hastası yaptı. Birçok duyduğu sebeple. 

Geldik ve 2000 senesini geçtik. Ben hapse girip çıktım. Belim kırıldı; soğuk, karda kamyonun arkasına çıkamadığım için bir jandarma neferinin belime indirildiği dipçikle sakat bir bele sahip oldum. Ayrıca bir şoktan dolayı da beyin kanaması geçirmiştim. Onun arkasından da ahlakı kıt geçmiş dönem TMSF idarecilerinden biri bana telefon ederek, Hacı Osman Bayırının başında bulunan tek ruhsat ve imar izinli çok büyük, değerli CEN AJANS Reklamcılık A.Ş binasına el konulara 3 milyon TL’ye satıldığı haberi beni mahvetti. Yeni alan zata sordular insanlar:

‘’Yahu kaç para ediyor senin şu aldığın yer?’’ 

‘’Şimdi satsam 25 milyon dolar’’ demişti.

Hiç unutmuyorum. İşte o gün ben birdenbire fenalaştım. Gelen ambulanstaki doktor şekerimi ölçüyor ve çıkan sonucun 400 olması beni de şok bir etkiyle şeker hastalığına sürükledi. Ben de o gün babam gibi artık şeker hastası olmuştum. O şeker hastalığı ile beraber bana anında insülin iğneleri yapmaya başlanıyor. Aradan bir süre geçiyor. Kafam iyice delirme halindeyken, hapishane işleri de bittikten sonra aklanıyorum. Benim aklanmamı çok süratli Yargıtay cevap verip onaylıyor. Ve ben pırıl pırıl bembeyaz bir sayfayla, malı mülkü devlet tarafından işgal edilmiş bir adam olarak alacaklarım baki kalmak kaydıyla Marmaris’e geliyorum. Çok sıkıntılar çekiyorum çok sıkıntılar çekiyorum…

Geçen hafta yazısını yazdığım Ahu Hastanesi ve doktorum hastanenin Başhekimi ve sahibi Dr. Sahir Ökten muhteşem bir doktorlar koalisyonuyla beni ciddi bir şekilde ele alıyorlar. Ve yaptıkları muhteşem bir programla aradan 2-3 yıl geçtikten sonra ben şeker hastalığını yeniyorum. Bakın ne demiştim doktorluk bir sanattır. Doktorluk insanın hayatına hayat kazandıran bir sanattır. Eğer bu sanat değilse hiçbir şey sanat değildir. Bu sebeple doktorlarımızı, o büyük sanatkârları uyarıyorum. Marmaris’teki bu gariban evinde, isimleri söylemek istemiyorum ama çok ünlü tiyatrocularımız, ünlü beyefendi ve hanımefendilerimiz kalıyor. Yapmayın yapmayın onları öldürmeyin! Onları virüsten koruyalım derken onları hapsedip orada çürüyerek öldüreceksiniz. Rica ediyorum hastanelerimizden, doktorlarımızdan rica ediyorum. Gidin o ihtiyarları muayene edin. Gidin oranın idarecileri ile konuşarak o insanların insan gibi yaşayabilmelerini sağlayın! Ve onları hapishane hayatından yalvarıyorum kurtarın!

Hayırlı günler diliyorum.

M.Nail KEÇİLİ

Paylaş