Senarist Ece Yosmaoğlu, sanat ve moda arasındaki ilişkiyi kendi dünyasından anlatıyor; ilham aldığı eserlerden stil ikonlarına, zamansız parçalarından hayalindeki sanatçı buluşmalarına uzanan bir seçki sunuyor.
Senarist Ece Yosmaoğlu için sanat, yalnızca bakılan ya da üzerine konuşulan bir alan değil; stilinden hayal dünyasına kadar uzanan güçlü bir ilham kaynağı. Schiaparelli’den Fragonard’a, Yves Saint Laurent’dan Lee Radziwill’e uzanan referansları; klasik, sade ve zamansız stil anlayışının ardındaki dünyayı da ortaya koyuyor. Sanat eserlerini giyilebilir kılmaktan hayalindeki sanatçıyla bir davete katılmaya kadar uzanan bu Art+Style Q&A’da Yosmaoğlu, sanat ve stil arasındaki kişisel bağını anlatıyor.

En sevdiğiniz sanat–moda iş birliği hangisi? Bir sanatçının bir moda eviyle yaptığı çalışmadan sizi en çok etkileyen hangisi oldu?
Elsa Schiaparelli ve John Galliano. Schiaparelli’nin 1935’te ortaya çıkan newspaper print fikrini çok seviyorum. Schiaparelli’nin anlattığına göre bu fikir, 1934’te Danimarka’da, Kopenhag’daki bir balık pazarında çalışan kadınların başlarını soğuktan korumak için gazete kâğıtlarından yaptıkları başlıkları görmesiyle ortaya çıkıyor. Schiaparelli bu gündelik, geçici nesneyi alıp haute couture dünyasına taşıyor; hatta kendi hakkında çıkan gazete haberlerini bir araya getirerek kumaş üzerinde bir kolaj gibi kullanıyor. Bu yaklaşım, Picasso ve Braque’ın papier collé anlayışıyla da çok güzel bir paralellik taşıyor.
Yıllar sonra John Galliano tarafından Dior için yeniden yorumlanması da ayrıca hoşuma gidiyor, daha sonra bu tasarım Sex and the City dizisiyle popüler kültürün en hatırlanan moda imgelerinden biri hâline geldi.
Bir sanat eserinin size ilham verdiği oldu mu? Bir sergiden çıkıp “Bunu giymek isterdim” dediğiniz bir an hatırlıyor musunuz?
Jean-Honoré Fragonard’ın The Swing adlı eserindeki kadın figürünün elbisesi ve 18. yüzyılın Rokoko estetiği… Bugün birebir giyilecek bir elbise değil elbette ama resmin içindeki o kadın figürünün dünyasına bir anlığına dahil olma hissini çok güzel buluyorum.

Bir de çok yakın zamanda görmeyi sabırsızlıkla beklediğim bir sergi var: Londra’daki Victoria and Albert Museum’da düzenlenen Schiaparelli: Fashion Becomes Art. Sergi, Schiaparelli’nin 1920’lerden günümüze uzanan mirasını ve sanatla kurduğu ilişkiyi ele alıyor; Salvador Dalí ve Jean Cocteau gibi sanatçılarla kurduğu yaratıcı ilişkiler de serginin önemli parçalarından.
Stilinizde en çok hangi dönem etkili?
Sanırım 1960’ların sonu ile 1970’lerin başı bana en yakın dönem. Catherine Deneuve ve Jane Birkin’in stillerini çok beğeniyorum. Özellikle o dönemde gündelik hayatın içine giren kot pantolon, gömlek, blazer gibi parçaların daha feminen parçalarla birlikte kullanılabilmesini ve şıklığın giderek daha çabasız bir hâl almasını seviyorum. Bir kıyafetin içinde rahat, doğal ve kendiniz gibi görünmeniz bana çok daha estetik geliyor.
Gardırobunuzda yıllardır sakladığınız “zamansız” parçalar hangileri?
Giysiler ve aksesuarlarla bağ kurmaya meyilliyim. Bu nedenle gardırobumda sık sık değişiklik yapmayı seven biri değilim. Siyah bir kalem elbise, iyi kesimli birkaç pantolon, klasik bir blazer, tüvit bir ceket ve her gün kullanabileceğim zamansız bir çantayla yıllarca yaşayabilirim, ki öyle de yapıyorum. Sanırım benim için bir parçanın değeri biraz da zaman içinde onunla kurduğum ilişkiden geliyor.
Hayatınız boyunca tek bir tasarımcının parçalarını giyecek olsanız, bu kim olurdu?
Özel günlerde couture parçalar için farklı tasarımcılara gitmek isteyebilirdim; fakat günlük stilim ve genel estetik anlayışım açısından tercih yapmam gerekseydi Saint Laurent öne çıkardı. Ayrıca Yves Saint Laurent’ın sanatla kurduğu ilişki de benim için çok özel; Mondrian’dan aldığı ilhamı modaya taşıması, sanat ve tasarım arasındaki ilişkinin en ikonik örneklerinden biri.

Hiç pişman olduğunuz bir moda trendi oldu mu? Modada asla geri dönmemesi gereken bir trend var mı sizce?
Burada ahkâm kesecek kadar bilirkişi değilim; benimki tamamen kişisel bir tercih. Örneğin topuklu spor ayakkabı hiçbir zaman benimle tam olarak buluşamadı. Estetikten uzak trendlerin hiçbiri geri dönmese üzülmem Bazen insan neyi sevdiğini, neyi sevmediğini deneyerek öğreniyor.
Bir sanatçının atölyesine girme şansınız olsa kimi seçerdiniz?
İlk tercihim aslında bir ressamdan önce Gustave Flaubert’in çalışma odasını görmek olurdu.
Flaubert’in Croisset’deki evinde, yıllarca çalıştığı odada Madame Bovary‘yi yazma sürecini hayal etmek beni çok etkilerdi. Roman üzerinde 1851’den 1856’ya kadar çalıştı ve eserin büyük bölümünü Croisset’de yazdı. Bir senarist olarak da sanırım çalışma mekânlarına biraz böyle bakıyorum: Bir insanın nasıl ürettiğini anlamak için, nasıl yaşadığına ve çalıştığı yere bakmak.
Ressam olarak seçim yapacak olsaydım birkaç farklı cevabım olurdu.
Claude Monet’nin Giverny’deki çalışma dünyasını görmek isterdim. Çiçek bahçesi onun için yalnızca yaşadığı yer değil, renk ve ışığı gözlemlediği, resimlerinin kaynağı olan bir dünyaydı.

Bir de Rembrandt’ın atölyesini görmek isterdim. Özellikle ışığı nasıl gördüğünü, nasıl bugün hala konuşulduğu şekilde yansıtabildiğini anlamak için.
Türk sanatçılar arasından ise Osman Hamdi Bey çok özel bir seçim olurdu. Çünkü onun atölyesine girmek yalnızca bir ressamın çalışma dünyasına girmek anlamına gelmezdi. Bir arkeolog, müzeci ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurucusu olarak nasıl bir atölyede çalıştığını gözlemlemek isterdim. Osmanlı kültürü ve Batı sanat eğitiminin nasıl bir araya geldiğini görmek benim için çok kıymetli olurdu.
Zamansız bir davette, kavalyeniz olarak hangi sanatçıyı seçerdiniz?
Yazarlardan yana kullanacaksam hakkımı Lord Byron’dan yana kullanırdım.
Sadece büyük bir şair olduğu için değil; dünyayı merak eden, seyahat eden, farklı kültürlerle karşılaşan ve döneminin siyasal meseleleriyle de ilgilenen bir insan olduğu için. Seyahatlerinden, Osmanlı dünyasına bakışından, siyasetten, aşktan, insan doğasından ve yaşadığı çağın dönüşümlerinden konuşmak isterdim.

Bir sanatçı seçmem gerekseydi ise Leonardo da Vinci derdim. Onunla konuşulabilecek konuların sınırı olmadığını düşünüyorum. Resimden başlayıp anatomiye, mimariye, mühendisliğe, doğaya ve bilime uzanan bir sohbetin içinde olmak çok etkileyici olurdu. Artkolik’e bir yazımda Da Vinci’nin zamanın önünde giden bir sanatçı oluşu hakkında fikirlerimi paylaşmıştım
Stil ikonunuz kim ve neden?
Lee Radziwill benim için en güçlü stil ikonlarından biri. Sade, klasik, gösterişsiz ama çok rafine bir tarzı vardı.
Jane Birkin de başka bir nedenle çok etkileyici. Sadelikle estetiği bir araya getirebilmesi ve stiline kendi karakterini katması açısından beğeniyorum. Onu bir stil ikonuna dönüştüren şeyin kusursuz görünmek için çaba göstermemesi olduğunu düşünüyorum.
Bir üçüncü isim eklemem gerekirse Catherine Deneuve derdim. Özellikle 1960’ların sonu ve 1970’lerin başındaki stilinde klasik Fransız zarafeti ile feminenlik çok dengeli. Üçünün ortak noktasının, kıyafetin kişiliğin önüne geçmemesi olduğunu düşünüyorum.
Stilinizi üç kelimeyle tarif eder misiniz?
Klasik, zamansız, sade.
Hayal gücünün sınırlarını kaldırırsak, evinizde görmek isteyeceğiniz sanat eseri hangisi olurdu?
Hieronymus Bosch’un The Garden of Earthly Delights adlı triptiğini seçerdim. Yaklaşık 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın başlarına tarihlenen bu eserin cennet, dünyevi hazlar ve cehennem arasında kurduğu dünya, insanın arzuları, seçimleri, günahları ve kaderi üzerine düşünmeye teşvik ediyor. Sanat tarihçisi Charles de Tolnay, eseri İlahi Komedya ile ilişkilendirerek insanlığın ruhsal durumunu ve yargılanmasını anlatan bir yapı içinde değerlendirmişti. Belki de bu yüzden her baktığımda başka bir şey göreceğimi düşünüyorum. 20. yüzyıl sürrealistlerinin de Bosch’a duyduğu ilgiyi unutmamak gerekir.

Stiliniz bir şehir olsa hangi şehir olurdu?
Kesinlikle İstanbul. Geçmişte de, bugün de… Zamanın içinden geçip bugün hala güzel kalabilmesi İstanbul’a kalben bağımın sebeplerinden biri.
Bir sanatçının işlerini giyilebilir hâle getirecek olsanız bu kim olurdu?
John Singer Sargent. Özellikle Portrait of Madame X benim için çok güçlü bir başlangıç noktası olurdu. Siyah, son derece sade ama çarpıcı bir gece elbisesi. İlk sergilendiğinde omuz askısının kaymış olması ve gelen tepkilerden sonra askının yeniden konumlanması da dönemin koşullarında ne kadar cüretkar bir eser olduğunu anlatmaya yeterli. 140 yıl sonra hala giyilebilir bir silüet. Sargent’ın başka portrelerindeki kıyafetler de aynı nedenle ilgimi çekiyor.



