İrem Öztürk
Chanel’in Métiers d’Art 2026 defilesi için New York metrosunu podyuma dönüştürmesi, yüzeyde yalnızca mekânsal bir jest gibi görünebilir. Oysa Matthieu Blazy’nin hikâye kurma biçiminde bu seçimin daha derin bir karşılığı var: Chanel kadını artık yalnızca Rue Cambon’un zarif mitolojisinde yaşamıyor; şehrin arterlerinde, sürtünen demirlerin ve geçen hayatların arasında dolaşıyor. Metronun anonimliği, onun çoklu kimliklerini ortaya çıkaran bir sahneye dönüşüyor.

Sosyal medyada yankılanan ilk tepki neredeyse oybirliğiyle şu duyguda birleşti: Blazy, Chanel için tamamen yeni bir kültürel sözlük yazıyor, hem de karakterler üzerinden.
Bu sezonda runway değil, karakterler yürüdü.

Ve her biri New York’un arketiplerini Chanel arketipleriyle yeniden harmanlayan, hikâyesi olan figürlerdi. Bu arketiplerin hepsi, metronun kaygan gerçekliği içinde Chanel’in estetik dilini toplumsal imgelerle çarpıştıran bir kurguya hizmet ediyor.
Bu yaklaşımın Blazy için ne anlama geldiği ise özetle bize şunu söylüyordu: “Blazy, Chanel’in ve lüksün ne olması gerektiğine dair yerleşik tüm varsayımları sarsıyor.”
Gerçekten de koleksiyon, Chanel’in geleneksel inceliğini New York’un pop enerjisiyle çarpıştırıyor. Art Deco işlemeler, elde boyanmış ipekler, leopar tweed’ler, grafik degrade efektler, 20’lerden 2020’lere akan zamansızlık…

Materyal zenginliği, tarihsel bir akış hissiyle birleşiyor. Chanel’in couture mirası bu kez metro istasyonunun beton duvarlarıyla konuşuyor.
Koleksiyonun en çarpıcı yanı ise referans dilinin kristal netliğinde olması.
Diana Vreeland’ın kırmızı etekli siyah silueti, Warhol enerjisi, Superman grafiklerinin beklenmedik pop girişi… Blazy, modanın kültürel hafızasına kodlanmış görüntüleri alıp Chanel’in içine yeniden yerleştiriyor. Gönderdiğin görsellerdeki side-by-side karşılaştırmaların bu kadar çarpıcı olmasının nedeni tam olarak bu.
Ama koleksiyon yalnızca styling’den ibaret değil; aksesuar dili başlı başına ayrı bir manifesto.

Yeni aksesuarlar, özellikle hayvan formlu çantalar, altın ayaklı konstrüksiyonlar, heykelsi kulplar, devasa eklemeli zincirler; Chanel’in son yıllardaki en heykelsi ve en mizahi çıkışı. Altın zürafa ayakları üzerinde taşınan klasik çanta, bir metro istasyonunda bir anda sanat objesi gibi duruyor. Sincap kuyruklu çanta, çağdaş kitsch ile haute maroquinerie arasında kurulan absürt bir denge. Yer fıstığı formundaki minaudière, 1930’ların sürrealist aksesuar geleneğine açık bir referans.
Tüm bu aksesuarlar, koleksiyonun “şehrin tüm karakterlerini Chanel’e dönüştürme” fikrini tamamlıyor.

Ayakkabılardaki kiraz topuk detayı, yine New York pop kültürüne yapılan tatlı bir dokunuş; aynı zamanda Chanel’in nesneleri ikonlaştırma geleneğini de sürdürüyor. Her şey hem ciddiye alınabilecek kadar zarif hem de gülümsenecek kadar oyunbaz.
Koleksiyonla ilgili en zekice yapılabilecek en doğru yorumlardan biri de şuydu: “Blazy, Chanel’in içine New York’u değil, New York’un Chanel’i nasıl hayal ettiğini koyuyor.” Ve bu çok doğru. Bu koleksiyon, Chanel’in New York’a gitmesi değil; New York’un Chanel’in içine sızması. Chanel kadını artık tek bir siluet değil; bir spektrum. Bir turist kadar meraklı, bir Warhol hayranı kadar sanatsal, bir Upper East Sider kadar mesafeli, bir NYU öğrencisi kadar dağınık.

Blazy’nin en büyük başarısı ise, Chanel’i bir moda markasından çıkarıp yeniden bir hikâye markasına dönüştürüyor olması.
Teknik işçilikte kusursuz, styling’de cesur, karakter yazımında modern. Hem couture hafızasını koruyor hem de markanın geleceğini şehir mitolojisiyle yeniden kuruyor.
Sonuç olarak, ironisi yüksek ama zanaati daha da yüksek bir Métiers d’Art. Ve Chanel adına çok uzun süredir ilk kez bu kadar taze, bu kadar kültürel ve bu kadar özgüvenli bir cümle kuruluyor: Chanel artık yalnızca kim olduğunu hatırlamakla kalmıyor; kim olabileceğini de nihayet hayal ediyor.