Heykel, performans, video ve yerleştirmeden oluşan yeni işler, gözetim kültürünün yaygınlaşmasını, siyasal şiddetin normalleşmesini ve kamusal alanın giderek daralmasını sorgulayan bir sergi kurgusu içinde bir araya geliyor.

Dirimart, Özlem Günyol & Mustafa Kunt’un Londra galerisindeki ilk sergisi “Dışarı çıkmak istiyorsan, içeri gir”i 5 Mart 2026’da izleyiciyle buluşturuyor. Sanatçı ikilisi, heykel, performans, video ve yerleştirmeden oluşan altı yeni işiyle akla hayale sığmayacak sosyal ve siyasi durumların nasıl yavaşça yeni normale dönüştüğünü sorguluyor. Sergi, bu farklı mecraları bir araya getirirken siyasal şiddetin, gözetimin ve kamusal ile özel alanlar arasındaki sınırların aşınmasının giderek normalleşmesini ele alıyor.

Hak, 2015 (detay), Hahnemühle photo rag ultra smooth 305 g/m² üzerine fine art baskı, 41,2 × 60 cm, Ed 3+2 AP

Mayfair’deki Açılış (2026) başlıklı çalışmada sanatçılar, kamusal alandaki gözetim ve muhbirliğin açık uçlu niteliğine dikkat çekiyor. Londra metrosunda yapılan “See it. Say it. Sorted.” [Gör. Söyle. Çöz.] anonsundan hareketle kurgulanan performans, sergi açılışı sırasında kimliği sanatçılar tarafından dahi bilinmeyen bir dedektif tarafından kaleme alınan raporları içeriyor. Yapıt, galeri mekânının kamusal niteliğine ve küresel politik iklimde bu kamusallığı biçimlendiren, giderek artan otoriter baskılara işaret ediyor.

Günyol ve Kunt’un sergi için ürettiği işlerden The Dirty Work (2026), Almanya Şansölyesi’nin Haziran 2025’te İsrail’in İran’a saldırılarını die Drecksarbeit [kirli iş] olarak nitelendirmesini memnuniyetle sahiplenmesinden hareketle üretilmiş heykellerden oluşuyor. Etrafında 360 derece dönerek askeri mühimmat görüntüsüne dönüşen heykelsi harfler, sivil kayıpları görünmez kılan siyasi retoriğin şiddetini görünür kılıyor.

Türkiye’deki haksız tutuklamalara odaklanan çalışmalar arasında yer alan Ben bu renkleri sevmedim! (2026) eseri ise gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde siyasetçi, entelektüel ve gazetecilerin karşılaştığı renkleri merkezine alıyor. Yerleştirme, sanatçıların basın yayın organlarındaki haberlerden dijital olarak topladıkları polis üniforması, polis arabası, nezarethane, adliye koridorları, sorgu odaları, hücre kapıları ve duvarlara ait renklerden oluşan bir renk paleti sunuyor.

Çepeçevre (2026) başlıklı çalışmada ise bu renkler, Türkiye hapishanelerindeki mevcut tek kişilik bir hücreye eşdeğer büyüklükteki bir mekânı çevreleyerek kendi sınırlarını inşa eden bir duvar resmi oluşturuyor. Bu eserler, hem bireysel özgürlüklerin kısıtlanmasını hem de zorunlu tecrit koşulları altında zaman algısının bozulmasını ele alıyor.