Sanat dünyasının önde gelen isimleri, favori eserlerini seçti.

Dünyanın dört bir yanından küratörler ve müze direktörleri, en sevdikleri sanat eserlerini seçti. Performanslardan enstalasyonlara, klasik resimlerden çağdaş işlere uzanan bu listede, her isim kendisini en çok etkileyen yapıtı ve bu seçimin ardındaki nedenleri, Artnet News’a anlattı.

Connie Butler – MoMA PS1 Direktörü, New York

“Favori eserim, bana bu soruyu ne zaman sorduğunuza bağlı olarak değişiyor. Bir de sorunun şöyle bir tarafı var: Evimde, benimle beraber bulunmasını isteyeceğim eser mi, yoksa tüm zamanların en önemli eseri mi? Bunlar iki farklı şey. İkincisi için, David Hammons’ın Bliz-aard Ball Sale (1983) işini söyleyebilirim. Kısmen performans, kısmen bir sunu ve büyük ölçüde bir provokasyon olan bu iş, Duchamp’tan yapay zekâya kadar 20. ve 21. yüzyılın bütün büyük sanatlarını birbirine bağlıyor. Hammons bir dâhi ve ondan çıkan ve ona geri dönen pek çok yol var.”

David Hammons – Bliz-aard Ball Sale, Cooper Square, New York, 1983

Julieta Gonzalez – Direktör, Wexner Center for the Arts

“Tek bir ‘favori’ eseri belirlemek zor çünkü birçok eser düşünce tarzımı farklı şekillerde biçimlendirdi. Ancak hem bir izleyici hem de bir küratör olarak benim için sürekli olarak önemli kalmış bir tablo var: Londra’daki National Gallery’de sergilenen Hans Holbein the Younger’ın The Ambassadors’ı. 1533’te yapılmış bu iki Fransız diplomatın portresi, Orta Çağ dünyasından ve onun yer merkezli kozmolojisinden, Rönesans’ın akılcı Kartezyen ve güneş merkezli dünyasına geçişi temsil eden perspektif oyunlarıyla, 16. yüzyılın bilgi dünyasındaki büyük sarsıntıların simgesi. Bu dünya, Batı’nın sınırlarını Asya, Afrika ve Amerika’ya doğru zaten çoktan genişletmiş bir dünyadır.

Tablo; seyrüsefer aletlerini, uzak diyarlara yapılan yolculuklardan getirilen nesneleri ve iki elçi arasındaki merkezde yüzen tuhaf, biçimsiz bir figürü gösterir. Ancak tabloya yandan, sınırlarından, yani adeta “kenardan” bakıldığında bu tuhaf figür kendini ele verir: Anamorfoz perspektifle çizilmiş bir kafatası, bir memento mori. Modernliğin şafağında, uzun bir tarihsel süreç içinde Holbein, yeni bir dünya düzenini önceden haber veriyor ve onu yerinden oynatmanın anahtarını sunuyordu; modernliğe kenarlardan bakarak Batı epistemolojisinin hegemonyasından kopmanın yolunu. Sınırdan bakış, benim için modernliğin bu uygarlık mantığını ve Batılı öznenin otoritesini sorgulamaya imkân tanıdı; aynı zamanda başka var olma ve bilme biçimleri için bir alan açtı.”

Madeleine Grynsztejn – MCA Chicago Direktörü

“Önemli bir sanat eseri, sürekli ve isyankâr biçimde yaratıcı ve yenilikçidir – güzel, zeki ve gereklidir. Dünya değiştikçe, üzerine yeni gözler çevrildikçe kendini tazeler. Hem son derece özgül hem de evrenseldir; görsel ve teknik açıdan ustadır.

Topluma hizmet ederken aynı zamanda tamamen kendine özgü vizyonlara sahip çıkan çok az sanatçı vardır. Francisco Goya bunun en iyi örneğidir. Goya’nın tek bir resmi, deseni ya da baskısı yoktur ki, yaşadığı zamanı, tanıdığı insanları ve içinde yaşadığı toplumu tam olarak yansıtmıyor olsun. Onun “Kara Resimler”i insanlığın en önemli yaratıcı başarıları arasındadır ve bu dizinin içinde ben, en büyük eseri olarak A Pilgrimage to San Isidro’yu (1819–23) seçerim. Hayatının son dönemlerinde, sanatsal gücünün zirvesindeyken ve hiçbir engel tanımazken Goya, her izleyicinin farklı biçimde yorumlayabileceği bu vahşi ve gizemli eseri yaptı.

Benim için bu eser, fanatizmin bir metaforu – insan doğasının döngüsel bir özelliği ve Goya’nın kendi zamanında deneyimlediği, şiddetle karşı çıktığı bir şey. A Pilgrimage to San Isidro’nun karanlığında, bireylerin insanlıktan çıktığı ve kalabalıkların çılgınlığı içinde yollarını kaybettikleri anı yakalıyor – ve bu mesaj, bugün için daha da anlamlı.”

Takahashi Mizuki – Centre for Heritage, Arts and Textile (CHAT) İcra Direktörü ve Baş Küratör; 2026 Venedik Bienali Japonya Pavyonu küratörü

“Teshima Müzesi’ndeki Rei Naito’nun Hahagata [Matrix] (2010) işi benim için tüm zamanların favorisi ve bu deneyim hafızamda hâlâ canlı. Ryue Nishizawa tarafından tasarlanan, su damlası biçimindeki müze, Japonya’daki Setouchi İç Denizi’nde küçük bir ada olan Teshima’da, ormanın içinde yer alıyor ve tamamen Naito’nun enstalasyonuna adanmış durumda.

Müzeye girdiğimde somut hiçbir şey görmedim; fakat zamanla, çeşitli ince ya da neredeyse görünmez unsurların tek tek ve dikkatle yerleştirildiğini fark ettim. Gürültülü ortamdan kopunca duyularım açıldı; yerden çıkan kaynak suyu, süzülen ışık, rüzgârın hafif hışırtısı ve kuş cıvıltıları gibi farklı olguları fark etmeye başladım. Bu eserde, annemin rahminden dünyaya geldiğim ana dair kayıp bir hatıram geri çağrılıyor; bana dünyadaki tüm yaşamın kutlanmak için var olduğunu hatırlatıyor.”

Rei Naito “Matrix”, 2010, Teshima Art Museum, Fotoğraf: Ken’ichi Suzuki

Pi Li – Tai Kwun Sanat Direktörü, Hong Kong

“Favori işlerimden biri, On Kawara’nın One Million Years eseri ve ona eşlik eden okumalar. Bu olağanüstü eser, insan varoluşunun ötesindeki bir zamanı kavramaya yönelik iddialı bir girişim. İki bölüme ayrılıyor: One Million Years: Past (1970–71) ve One Million Years: Future (1980–98). Her bölüm, toplam 2.000 sayfadan oluşan onar klasörlük on iki setten meydana geliyor. Her sayfa, 500 yılı listeliyor. Kawara, eserin yaratıldığı yıldan önce biten bir milyon yıllık geçmişi ve tamamlanmasından sonraki yıldan başlayan bir milyon yıllık geleceği titizlikle kaydetti. 1971-1980 arasındaki on yılın bilinçli olarak atlanması, geçmişle gelecek arasında şiirsel bir boşluk yaratıyor.

1993’ten beri eser canlı okumalarla gelişmeye devam ediyor; katılımcılar sırayla yılları okuyor ve böylece iş, aktif bir katılım deneyimine dönüşüyor. Bu okumalar dünyanın dört bir yanında yapıldı ve her defasında bir önceki yerden devam edildi. Son 22 yılda yalnızca yaklaşık 500.000 yıl tamamlandı. En son, One Million Years, Tai Kwun Contemporary’nin 2025 sergisi Rules of Freedom, Freedom of Rules kapsamında sunuldu ve canlı okumalar sürdü; böylece eserin devasa ölçeği ve zamanın yavaş akışı daha da görünür oldu.

Bu eser beni derinden etkiliyor; çünkü zamanın akıl almaz ölçeğini somut ve duyusal bir biçimde sunarak varoluşumuz ve zaman içindeki yerimiz üzerine düşünmeye zorluyor. İnsan yaşamının geçiciliğini, geçmişin ve geleceğin muazzamlığı karşısında hatırlatıyor.”

Hans Ulrich Obrist – Serpentine Galleries Sanat Direktörü, Londra

“Tüm zamanların en önemli sanat eseri sorusunu yanıtlamak neredeyse imkânsız. O kadar çok eser var ki… Bu soruya yanıt vermek için en az elli hatta yüz eserden oluşan bir kitap yazmak gerekir. Ama kişisel ve öznel olarak cevap verecek olursam, her zaman Emma Kunz’un çizimlerine dönerim. İsviçre’de büyürken çocukluğumda karşılaştığım ilk eserler onlardı; benim için sanata açılan bir kapı gibiydiler. Onun spiritüel çizimleri, şifacı rolü ve derin geometrik sezgisi bugün bile çok anlamlı – özellikle de şifa fikrinin bu kadar gerekli göründüğü bir dönemde.

Hâlâ İsviçre’de Emma Kunz’un şifa pratiğiyle bağlantılı AION A bulunabiliyor. Emma’nın çalışmaları sanat, şifa ve hafızayı birbirine bağlıyor; bunlar da benim sanatla ilişkimdeki başlangıç noktaları.”