Pazartesi, Kasım 29

Baki Can Ediboğlu ile “Olamayanların Mabedi” Üzerine

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Baki Can Ediboğlu ile yazarlığa başlama hikayesinden yola çıkarak üçüncü romanı “Olamayanların Mabedi”ne uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Yazarlığa küçüklükten beri ilginiz var mıydı ? Başlama hikayenizden bahseder misiniz ?

Aslında hiç ilgim ve alakam yoktu, hatta fazla kitap okumayı da sevmezdim. Bu durum üniversite eğitimim için Amerika’ya gidene kadar sürdü. Okuma serüvenim burada Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam kitaplarıyla başladı, okumayı sevdikçe yabancı yerli, bulabildiğim bütün eserleri okumaya koyuldum. Geç kavuşanların birbirlerine daha da şiddetle sarılması gibi kitaplara sarıldım. Üniversiteden İstanbul’a döndüğüm sene bir arkadaşımın çok fikrin var, hep anlatıp duruyorsun biraz da yazmayı denesen fena olmaz mı demesi üzerine birdenbire plansızca yazmaya koyuldum, okumadan aldığım zevki bu sefer yazmaktan aldım, kitap yayımlamak gibi bir düşüncem yoktu, sevdiğim için yazıyordum.

Olamayanların Mabedi’nde okuyucuya neler anlatmak istediniz? Yazın sürecinde etkilendiğiniz noktalar nelerdir?

Bir karakteri tüm derinliği, düşünce yapısı, hisleriyle beraber anlatmak istedim. Kendimizi fazla önemsiyoruz, düşünüyoruz, ben dediğimiz dapdaracık bir havuzda debelenip duruyoruz. Kitap vasıtasıyla okuyucuyu ve kendimi kısıtlı benliklerimizden dışarı çıkarıp başka bir zihnin içine yerleştirip onun kıyafetleriyle dolaştırmak, başka birini birazcık olsun anlayabilmesini sağlamak istedim. Herkesin kendi hakikat arayışı yolculuğunun farklı olduğunu, bu yürüyüşün özel ve kıymetli olduğunu ve insanların birbirlerinin yolculuğuna saygı göstermeleri gerektiğini vurgulamak istedim. İnsanın en büyük noksanlığı dünyayı sadece kendi gözleriyle görüp öyle yorumlamasıdır. Attila İlhan’ın bir şiirinde de dediği gibi “Olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması…”

Yazın sürecinde tamamen kendi bilincimden çıkarak bir başka bilince misafir olmak ve bunun bir kadın karakterin zihni olması etkiledi. Başka birinde kendini unutmanın heyecanıyla sabahın karanlık saatlerinde uykumdan sıyrılıp büyük istekle bilgisayarımın başına geçtim, keşiflerle dolu yazma serüvenini sürdürdüm. 

Olamayanların Mabedi’nde hakikat olgusunun ön planda okumasını yapıyoruz. Konularınızı ve ön plana çıkarmak istediğiniz mesajı nasıl seçiyorsunuz?

Öncelikle odaklanacağım karakter (veya karakterleri) düşünüyorum, neye benzer, nasıl düşünür, neyi arar derdi ne? Ufak ufak karakter canlanır, kendi arayışını, kendi hikayesini oluşturur ve bir noktada ona o kadar aşina olurum ki roman benden dışarı taşar. Diyebilirim ki karakter bana romanı yazdırır, konuyu ve ön plana çıkarmak istediğim mesajı o seçer. Karakter bilincimden taşmış oldukça canlı biridir, onun gerçekten dışarıda bir yerlerde yaşadığına inanırım. 

Genç yazarlara hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz ?

Aslında kendimi bu konuda tavsiyede bulunacak kadar yetkin görmüyorum ve her yazarın kendi öz yolu olduğuna inanıyorum. Ayrıca benim vereceğim tavsiye sadece kendi yolum için geçerli olabilir. Tavsiye mi denir bilmem gençlere tavsiyede bulunanlara kulaklarını tıkayıp zevk aldıkları şekilde yazmaya devam etmelerini öneririm. Yazarken yazı ile yazar arasında oluşan o sessiz istiğrak halinde mümkün olduğunca kalmanın huzuru hiçbir şeye değişilmez, orada yazı ile yazar kaybolur daha büyük bir şey ortaya çıkar. Gerisi zaten bir şekilde gelir. Geriye baktığımda romanın ortaya çıkma sürecinde en keyif aldığım anlar yazarken kendimi unuttuğum romana noktayı konduğum ana kadar süren kısımdı. En sıkıntılı ve sevmediğim kısımsa roman bittikten sonra onu yayımlayıp yazılmış onca kitap arasında onu bu az okuyuculu iklimde okuyucuyla buluşmasını sağlama süreciydi. Keşke roman yazılıp bitince yazar da ortadan kaybolabilse, ama devir bunu mümkün kılmıyor.

Paylaş