Canan Savaş’ın Muse Contemporary’de gerçekleşen “Çakal Düğünü” başlıklı kişisel sergisi, sanatçının babasından dinlediği bir hikâyeden yola çıkarak kişisel hafıza, kültürel miras ve kuşaklar arası aktarım üzerine odaklanıyor. Ahşap, yağlı boya, ip ve Joss Paper gibi malzemeleri bir araya getiren Savaş, doğa ile insan arasındaki ilişkiyi kendi sanat diliyle yorumluyor.

Ayça Ortaer

Canan Savaş’ın sanat pratiğinde malzemeler, yalnızca birer ifade aracı değil, kişisel hafızayı ve kültürel mirası taşıyan unsurlar olarak öne çıkıyor. Sanatçının Muse Contemporary’deki “Çakal Düğünü” sergisi, çocukluğunda babasından dinlediği bir hikâyeden ve Akira Kurosawa’nın Düşler filmindeki “Tilki Düğünü” sahnesiyle Karadeniz’de anlatılan “Çakal Düğünü” arasındaki bağdan besleniyor. Ahşap, yağlı boya, ip ve Joss Paper aracılığıyla bu hikâyeyi yeniden ele alan Savaş, sözlü kültürün, aile bağlarının ve insan ilişkilerinin kuşaklar boyunca nasıl varlığını sürdürdüğünü araştırıyor. Sanatçıyla farklı disiplinlerde edindiği deneyimlerin üretimine etkisini, malzemelerle kurduğu ilişkiyi ve babasından kalan bir hikâyeyi sanat eserlerine dönüştürme sürecini konuştuk.

Resim, cam ve gravür gibi farklı disiplinlerde çalıştınız. Bu deneyimler, bugün kullandığınız malzemeleri ve sanat dilinizi nasıl etkiliyor?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Resim Bölümü’nü kazandıktan sonra ana atölyelerim olan Hüsamettin Koçan ve Ergin İnan atölyelerine devam ettim. Sonra seçmeli derslerden önce gravürü seçtim; Tayfun Erdoğmuş’un atölyesinde çalıştım. Daha sonra cam bölümünde eğitim gördüm. Bu bölümler, temel sanat eğitiminin yanında bana yolumu bulmamda çok şey kattı. Malzeme, deneyimlerle yoğunlaştıkça benim için daha da önem kazandı. Sanat pratiğimde hikâyeme yakın olan teknikleri ve malzemeleri zaman zaman kullanıyorum. Akademide öğrendiğim bu “know-how” kısmı, bugün sanat dilimin oluşmasında önemli yer tutuyor. Benim hiçbir malzemem tesadüfen hayatıma girmedi. Hepsinin bir anlamı, bir hikâyesi, bir mücadele geçmişi var. Bu yolculuk seneler aldı; akademide henüz 20 yaşlarımdayken ahşap benim vazgeçilmez malzemem oldu. Sonra San Francisco’da yaşarken sürekli önüme çıkan, hikâyesi olan Joss Paper hayatıma girdi ve iplerim…

Benim için malzemelerim yalnızca bir araç değil, bir eşlikçidir. Her biri çalışmalarımda bana yol gösteren, evrilen, kabul eden veya etmeyen… Çalışırken ben değil, biz oluyoruz. Özellikle Çakal Düğünü’nde malzemelerim, kişisel hafızamla kültürel mirasımı birleştiren köprüye dönüştüler.

“Çakal Düğünü”, çocukluğunuzda babanızdan dinlediğiniz bir hikâyeden yola çıkıyor. Bu hikâyeye yıllar sonra dönmenizi sağlayan ne oldu ve sergi nasıl şekillendi?

Akira Kurosawa’nın Düşler filminin açılış sahnesi… Hava hafif güneşli, inceden bir yağmur çiseliyor ve etrafta pus var. Bir çocuk ormana gitmek ister. Annesi, “Bu havada olmaz!” der; çünkü o sırada ormanda tilkiler düğün yapmaktadır. Ancak çocuk annesini dinlemez ve ormana gider. Tilkilerin düğün alayını seyreder ve bu tören asla insanlar tarafından görülmemelidir. Annesinin tüm uyarılarına rağmen çocuğun görmemesi gerekenlere şahit olması, bu yüzden derin bir suçluluk duygusuyla evinden uzaklaşması ve tilkilerden affedilmeyi istemesi… Hikâye devam eder.

Güneşli havada aniden yağmur çiselemesi ve ormana pus inmesi durumuna Asya kültüründe “Tilki Düğünü”, sevgili babamın doğduğu Karadeniz’in Çayeli ilçesine bağlı Arsovos köyünde ise “Çakal Düğünü” denildiğini, yıllar önce filmin bu sahnesini izlerken babamdan öğrenmiştim.

Çakal Düğünü… Puslu havada, hafif güneşin süzüldüğü ışık kırılmaları ve çiseleyen yağmur… Birbirine bu kadar uzak iki kültürün aynı hikâyeleri büyüklerinden miras alması, aktarması ve belki de “söz yayılır” (word travels) tabirinin gücü ve gerçekliğiyle yirmi yıldır kendime sakladığım hikâye, babamdan bana kalan son hediyelerdendi.

Babamı kaybettikten sonra hikâye üzerinde çok düşündüm. Hikâyem büyüdü büyüdü. Zamanının geldiğini hissettiğim geçen senelerde eskizlerimle malzemelerimi bir araya getirip altyapılarını yapmaya başladım ve en doğru zamanın şimdi olduğunu düşündüm. Hazır mıydım? Hayır… Yeterli olamamaktan korktum ama sergime odaklandım. Ama bitti mi? Hayır. Hikâyemin de anlatılmayı bekleyen unsurlar olduğunu düşünüyorum. Uzun çalışma temposunun içinde anlatmak istediklerim çoğaldı, eskizler birikti. Daha tamamlanmamış, daha söylenmemiş kısımlar var.

Ahşap, sanat pratiğinizde önemli bir yere sahip. Çalışırken malzemenin özellikleri sizi ne ölçüde yönlendiriyor?

Ahşap benim ana malzemem. Çalışmalarımda insanı temsil eder; organik yapısı, güven veren dokusu ve tok hissiyle her zaman başrolü üstlenir. Ahşabı çoğunlukla kare ya da dikdörtgen formda kullanırım. Bu form doğada kendiliğinden oluşmaz, düzenli değildir; tıpkı insan gibi. Bu yüzden işlerimde insanı simgeler.

Ahşapla birlikte kullandığım Joss Paper da beni çok zorlar. Koyduğumu koruduğu gibi bazen kendi karakterini öne çıkarır, müdahale etmeme izin vermez. Bazen onlar kazanır, bazen ben… Ama sonunda ortak bir yol buluruz. Çalışma, ancak ben “tamam” dediğimde tamamlanır; aramızda böyle bir ilişki vardır.

Ağaç öyle organik bir yapıya sahiptir ki köklerinden ayrılmış olsa bile hâlâ direnmeye, canlılığını korumaya devam eder. Kâğıt da aynı şekilde; koca bir ağaçtan kâğıda dönüşmek onun mücadelesidir. İkisi de boyun eğmeyen malzemelerimdir.

Bu süreç benim için hem çok keyifli hem de zaman zaman korkutucu. Çünkü uyum sağlamayıp kendi yollarını seçebiliyorlar. Bu yüzden atölyede çalışırken her an kontrol etme ihtiyacı hissediyorum. Malzemeyle kurduğum bağ, aslında işin en önemli kısmı.

Sergide ahşap, yağlı boya, ip ve Joss Paper gibi farklı malzemeleri bir araya getiriyorsunuz. Seçeceğiniz bir eser üzerinden bu malzemelerin anlatıya nasıl katkıda bulunduğunu anlatabilir misiniz?

“Kalaş” isimli çalışmam üzerinden anlatmak isterim. “Kalaş” rüzgâr demek. Bu çalışmamda, dede evimizin altında akan Arsovos Deresi’nin taşlarını temsil ettiğini düşündüğüm ve onun renkleriyle oluşturduğum ahşapları bir araya getirip resmin altına, yere yerleştirdim. Babamın hafızamda kalan bir cümlesi: “Dede evindeki köşedeki odada derenin kalaşı yüzüme vursun.” derdi. İşte bu sözden yola çıktım. Katman katman iplerim, renklerim ve ahşaplarım bana eşlik etti. İplerim, rüzgârın sicim gibi yağmurlarını hem fiziksel hem de bağ kurma metaforlarıyla çalışmalarıma taşıdı. Renklerim ve ahşaplarım kendi kendilerini bir araya getirerek hikâyemi kurdular. “Kalaş” böylece babamın sözleriyle hafızamda yer eden bir anının, doğanın ve malzemelerin birleşiminden doğdu.

“Çakal Düğünü”nü önceki çalışmalarınızla birlikte düşündüğünüzde, bu sergi sanat yolculuğunuzda nasıl bir yerde duruyor? Üretiminizde sizi yeni bir yöne taşıyan bir yanı oldu mu?

Benim konum her zaman insan olmuştur. İnsan doğası ve davranışlarından yola çıkarak tüm çalışmalarımı üretirim. Tabii, Çakal Düğünü de buna dayanıyor aslında. Benim ana konseptimin insan olması dolayısıyla Çakal Düğünü hikâyesi zaten bu hikâyenin bir parçası, ana gövdesi. Basit insan ilişkileri, basit insan ilişkileri… Ben genelde bunu çok söylerim. İzleyici benim resimlerime baktığında ben de onları izliyorum, oradan bir hikâye çıkarıyorum. Bazen sırada duran insanlara bakıyorum, bazen parkta, bazen yürürken hikâye düşünüyorum. Herkesin çok basit hikâyeleri var. Benim hikâyem de aslında çok basit…

“Çakal Düğünü” öyle bir hikâye ki koruma, mahremiyet, aktarım, dilini içeriyor aslında. Ailemizde olan bir hikâyenin paylaşılmasıyla meydana geldi. Aktarmaktan, yani birbirine değer veren, zaman geçiren baba-kız birlikteliğinden duydum hikâyeyi… Düşünsenize, iki ayrı coğrafyada hikâye dilinin aynı olması… Hikâye aynı, sadece çakal ve tilki olarak değişmiş hikâye unsurları. Aynı dili konuşmuyoruz, dinimiz aynı değil, dilimiz aynı değil ama aktarım öyle bir şey ki insan ilişkisi, sözlü kültürün önemi işte burada ortaya çıkıyor…

“Çakal Düğünü” sergisinin benim için en önemli kısmı, babamdan bana kalan son hediyelerden biri olmasıdır. Eksik kalmamaya, hikâyeyi izleyiciyle buluşturmaya çok özen gösterdim. Benim için bugüne kadar hazırladığım en değerli sergim, en iyi de mücadele ederek, “Acaba hakkıyla yapabilecek miyim?” kaygılarıyla hazırladığım uzun bir yolculuk.

Hayatımızda her şey yok olabilir; teknoloji çöker, veriler silinir. Ama insan ilişkileri öyle değil. Bir “merhaba” ile yeniden başlar. Hafıza durdukça, insan oldukça, saygı oldukça nesilden nesile aktarılır. Dağılabilir ama tutunur. İz bırakır. Yanabilir ama kokusu kalır; sonuçta hikâyesi kalır ve bir kız çocuğu bunu babasından dinler… Paylaşım, aktarım o kadar basit.