Lin Fanglu’nun She’s Bestowed Love enstalasyonu, Bai kadınlarının kuşaklar boyunca yaşattığı tekstil geleneklerini The Peninsula Istanbul’a taşıyor. Sanatçı Lin Fanglu ve otelin Genel Müdürü Jonathan Crook ile Art in Resonance’ın açtığı karşılaşma alanlarını, kadın emeğini ve sanatın İstanbul’la kurduğu diyaloğu konuştuk.

Ayça Ortaer

The Peninsula’nın 2019 yılında başlattığı uluslararası çağdaş sanat programı Art in Resonance, sanat eserlerini otellerin mimarisi ve bulundukları şehirlerin kültürel dokusuyla buluşturuyor. Programın İstanbul’daki yeni konuğu, Çinli sanatçı Lin Fanglu’nun She’s Bestowed Love adlı tekstil enstalasyonu. Contemporary Istanbul iş birliğiyle 24 Eylül 2026’dan itibaren otelin tarihî Yolcu Salonu binasındaki The Lobby’de sergilenen eser, Çin’in Yunnan eyaletindeki Bai topluluğunun geleneksel tekstil zanaatından ilham alıyor.

Londra’daki Victoria and Albert Museum’un Asya Departmanı Küratörü Dr. Xiaoxin Li’nin küratörlüğünü üstlendiği enstalasyon, kırmızıya boyanmış kumaşlarla kadınların emeğini, sevgisini ve kuşaklar arasında aktarılan kültürel hafızayı görünür kılıyor. Art in Resonance için özel olarak üretilen eser, ilk kez Mart 2025’te The Peninsula Hong Kong’da sunuldu; V&A ve The Peninsula London’daki gösterimlerinden sonra İstanbul’a ulaştı. Bu yolculuktan hareketle, The Peninsula Istanbul Genel Müdürü Jonathan Crook ve Lin Fanglu ile sanatın gündelik yaşam içindeki yerini, geleneğin çağdaş üretimle ilişkisini ve eserin İstanbul’da kazandığı anlamları konuştuk.

Art in Resonance, son üç yıldır The Peninsula Istanbul’da Francesca Martí’nin Dreamers eserinden Grimanesa Amorós’un ışık enstalasyonlarına ve şimdi Lin Fanglu’nun tekstil temelli çalışmasına uzanan, çok farklı sanatsal dillere sahip kadın sanatçılara yer verdi. Kadın sanatçılara yönelik bu odak bilinçli bir tercih miydi? Programa ilişkin vizyonunuz yıllar içinde nasıl gelişti?

Jonathan Crook: Art in Resonance’ın temelinde belirli bir sanatçı profilinden ziyade, güçlü ve özgün sanatsal ifadeleri desteklemek ve sanat aracılığıyla insanlar, kültürler ve şehirler arasında anlamlı bağlar kurmak var. The Peninsula Istanbul’da bugüne kadar ağırladığımız Francesca Martí, Grimanesa Amorós ve şimdi Lin Fanglu, birbirinden çok farklı disiplinlerde üretmelerine rağmen, eserleriyle içinde bulundukları mekânla ve İstanbul’un kültürel dokusuyla güçlü bir diyalog kuruyorlar.

Programın yıllar içindeki gelişimine baktığımda, bu diyaloğun giderek daha da derinleştiğini düşünüyorum. Bizim için Art in Resonance yalnızca otel içerisinde sanat eserleri sergilemek anlamına gelmiyor; misafirlerimizi ve İstanbulluları sanatla beklenmedik biçimlerde karşılaştırmak, şehrin kültürüyle daha güçlü bir etkileşim kurmalarını sağlamak ve sanatçılara uluslararası bir platform sunmak anlamına geliyor.

Lin Fanglu’nun She’s Bestowed Love eseri de bu yolculuğun çok anlamlı bir devamı. Kadınların emeği, sevgisi ve kültürel hafıza üzerine kurulu eser, The Peninsula Istanbul’un tarihi dokusu içerisinde yeni bir bağlam kazanıyor. Art in Resonance’ın bizim için en heyecan verici tarafı da tam olarak bu: farklı coğrafyalardan ve sanatsal disiplinlerden gelen hikâyelerin İstanbul’da yeni karşılaşmalara ve yeni diyaloglara alan açması.

The Peninsula Istanbul; tarihin, mimarinin ve Boğaz’ın kesişiminde yer alıyor. Önceki Art in Resonance projeleri de bu unsurlarla çok farklı biçimlerde ilişki kurdu. İstanbul için bir sanatçı ya da eser seçerken, otelle ve şehirle nasıl bir diyalog kurmasını hedefliyorsunuz?

Jonathan Crook: Art in Resonance için bir eser seçerken önemsediğimiz konulardan biri, eserin bulunduğu mekânı nasıl dönüştürdüğü ve misafirlerimizle nasıl bir karşılaşma yarattığı. The Peninsula Istanbul klasik bir sergi alanı değil; yaşayan, günün farklı saatlerinde farklı ritimlere sahip bir yer. Dolayısıyla sanatın da bu yaşamın doğal bir parçası olmasını istiyoruz.

İstanbul ise başlı başına çok güçlü bir karaktere sahip. Bu nedenle buraya gelen bir eserin şehirle rekabet etmesinden ziyade, insanları çevrelerine farklı bir gözle bakmaya davet etmesini çok değerli buluyorum. Bazen bu ilişki mimari üzerinden, bazen ışık, malzeme ya da hareket üzerinden kurulabiliyor.

Art in Resonance’ın en sevdiğim taraflarından biri de bu karşılaşmaların çoğu zaman plansız gerçekleşmesi. Bir misafir otele yalnızca kahve içmek ya da bir buluşmaya katılmak için gelebiliyor ve kendisini bir sanat eserinin karşısında bulabiliyor. Bizim için sanatın otel deneyimine kattığı değer tam da burada; merak uyandırması, insanı bir an için durdurması ve belki de otelden ayrılırken beraberinde farklı bir duygu ya da düşünce götürmesini sağlaması.

Lin Fanglu’nun She’s Bestowed Love eseri, geleneksel Bai tekstil tekniklerini, kadınların el işçiliğini, sevgi ve dayanıklılık temalarını bir araya getiriyor. Bu eseri, bu yılki Art in Resonance için özellikle anlamlı kılan neydi? İstanbul ve izleyicileriyle nasıl bir diyalog kurmasını umuyorsunuz?

Jonathan Crook: She’s Bestowed Love’da bizi en çok etkileyen unsurlardan biri, son derece kişisel bir hikâyeden yola çıkarken evrensel duygulara dokunabilmesi oldu. Lin Fanglu, Bai kadınlarının nesiller boyunca aktardığı tekstil tekniklerini çağdaş bir sanat diliyle buluştururken; kadın emeğini, sevgiyi, dayanıklılığı ve kuşaklar arası aktarımı eserin merkezine yerleştiriyor. Bu yönüyle eser, Art in Resonance’ın farklı kültürlerden hikâyeleri görünür kılma yaklaşımıyla çok güçlü bir şekilde örtüşüyor.

İstanbul’da ise eserin farklı ve çok kişisel karşılıklar bulacağına inanıyorum. Tekstil ve el işçiliği bu coğrafyanın kültürel hafızasında da önemli bir yere sahip. Ancak benim için asıl güçlü olan, izleyicinin eserin karşısında kendi hikâyesini bulabilme ihtimali. Birinin aklına ailesindeki kadınları, bir başkasının çocukluğunu, bir geleneği ya da kendisine aktarılan bir sevgiyi getirebilir.

Umarım insanlar eseri yalnızca görsel olarak deneyimlemekle kalmaz; ardındaki emeği, zamanı ve insan hikâyelerini de hissederler. She’s Bestowed Love’ın gücü bence tam olarak burada: çok belirli bir kültürel mirastan doğuyor ama anlattığı sevgi, emek ve aktarım hepimizin ilişki kurabileceği duygulara dönüşüyor.

She’s Bestowed Love, Yunnan’daki Bai topluluğunun tekstil geleneklerinden ve bu teknikleri kuşaklar boyunca koruyan kadınlardan derinlemesine besleniyor. Böylesine özgün bir kültürel mirası, hafızasını ve kimliğini kaybetmeden çağdaş bir sanat diline nasıl dönüştürüyorsunuz?

Lin Fanglu: Benim için gelenek, olduğu gibi kopyalanacak sabit bir imge değil; eller, nefes ve zaman aracılığıyla aktarılan, yaşayan bir dil. Birlikte çalıştığım Bai kadınları, tekstil tekniklerini müzelerde sergilenen birer obje olarak değil, nesilden nesile aktarılan gündelik bir bilgi ve yaşam pratiği olarak koruyorlar.

Bu geleneği çağdaş bir sanat diliyle buluştururken onu başka bir şeye “tercüme etmeye” çalışmıyorum. Aksine, hareketin ve üretim sürecinin kendisine yakın kalıyorum: bağlamak, dikmek, boyamak, bir araya getirmek, çözmek ve katmanlamak… Hafıza yalnızca motiflerde değil; sürecin ve bedenin içinde yaşamaya devam ediyor.

Benim için kimlik de sabit ya da değişmez değil; malzemeye her dokunuşta yeniden şekilleniyor. Bu nedenle işlerim soyut ve çağdaş bir dil taşısa da hafıza; liflerin, emeğin ve kadınların ellerindeki o sessiz ritmin içinde varlığını sürdürüyor.

Kırmızı, She’s Bestowed Love’da güçlü bir varlık gösteriyor. Bu renk sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor? İzleyicide yaratmak istediğiniz duygusal deneyimi nasıl şekillendiriyor?

Lin Fanglu: Kırmızı benim için son derece kişisel ve çok katmanlı bir renk. Yaşamı ve kanı, sevgiyi ve acıyı, korunmayı ve kırılganlığı aynı anda içinde barındırıyor. Çin kültüründe özellikle düğünlerde kutlamayı, mutluluğu ve iyi dilekleri simgeliyor; ancak benim için aynı zamanda çok daha derin, neredeyse bedensel bir yoğunluğa sahip.

She’s Bestowed Love’da kırmızı, tek bir sembole karşılık gelmiyor. Bazen bir kalp atışı, bazen insanı sarıp sarmalayan, kimi zaman da huzursuz eden bir sıcaklık gibi. İzleyicinin sevgiyi ağırlığı olan bir duygu olarak hissetmesini istiyorum; verilen, miras alınan, taşınan ve belki de zaman zaman yaralanan bir şey olarak.

Kırmızı, eserin duygusal yolculuğunu da şekillendiriyor: çekim, içine çekilme, şefkat ve aynı anda birçok nesil tarafından sarılıp sarmalanıyormuş hissi…

Eser, birbirinden çok farklı kültürel ve mimari bağlamları dolaştıktan sonra şimdi İstanbul’a geliyor ve Contemporary Istanbul sırasında The Peninsula’nın tarihî lobisinde yerini alıyor. She’s Bestowed Love gibi bir eser, bir yerden başka bir yere taşındığında yeni anlamlar kazanıyor mu? İstanbul onun hikâyesine ne katıyor?

Lin Fanglu: Kesinlikle. She’s Bestowed Love gibi bir eser, farklı bir yere taşındığında hiçbir zaman tamamen aynı kalmıyor. Her mekân; ışığı, ölçeği, sesi ve insanların eserle kurduğu fiziksel ilişkiyle ona yeni bir boyut kazandırıyor. İstanbul ise esere çok özel bir katman ekliyor. Burası yüzyıllar boyunca kıtaların, imparatorlukların, ticaretin, tekstilin ve geleneksel el sanatlarının kesiştiği bir şehir.

Eserin Contemporary Istanbul döneminde The Peninsula Istanbul’un tarihi lobisinde sergilenmesi, onun bir sergi alanından ziyade hafızası olan bir mekâna yerleşmesi anlamına geliyor. Eser burada Boğaz’la, İstanbul’un katmanlı geçmişiyle, halı ve tekstil gelenekleriyle ve bu mekândan geçen insanların kişisel hikâyeleriyle bir diyaloğa giriyor.

İstanbul, esere bir karşılaşma ve kesişme hikâyesi ekliyor. Yunnan’dan gelen kökler kaybolmuyor; aksine burada başka hikâyelere doğru uzanıyor. İstanbul’daki izleyiciler eserde kendi büyükannelerine, düğünlere ya da bakım verme ve gözetme biçimlerine dair anılarından izler bulabilirler.

Bu anlamda eser bir köprüye dönüşüyor; yalnızca tek bir kültürün hikâyesini değil, sevginin, emeğin ve nesilden nesile aktarılan mirasın sınırları aşarak nasıl yolculuk ettiğini anlatıyor.