Cumartesi, Eylül 19

Özel Röportaj: Mehmet Sinan Kuran ve Onur Hastürk İle Anna Laudel İki Şehirde!

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

 Anna Laudel Galeri dinamik sergi programlarına İstanbul ve Düsseldorf’ta devam ederken, güncel olan sergilerini ziyaret ettik.  Posthumuous adlı kişisel sergisini Mehmet Sinan Kuran’dan ve Asimilasyon sergisini Onur Hastürk’ten dinledik. İki farklı şehrin atmosferinde harmanlanan sanat anlayışlarını ve gelecek dönem hakkındaki yorumları hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportaj: Begüm Boztaş

 

Mehmet Sinan Kuran ile sohbetimize başlıyoruz.

Sanat kariyerinize devam ederken üretim sürecindeki çıkış noktalarınız nelerdir?

Bir senfoni yazmaya çalışıyorum. Onun için bütün enstrümanlara ihtiyacım var. Artık 2 sergidir insanları şaşırtmaya, heyecanlandırmaya, duygulandırmaya alıştım. Bu hem benim hem de ziyaretçi için müthiş bir deneyim. Bunun dozu artarak devam edecek korkarım. Her şey heyecanlandırıyor beni, özellikle ilişkiler… Son zamanlarda kolektivizm  üzerine çok kafa yoruyorum. Birlikte olmaktan, üretmekten, eğlenmekten zevk almalıyız. Büyük bir aileyiz aslında,birbirimizden hiçbir farkımız yok. Bunun bir an evvel farkına varmalıyız. Bunun dışında; doğa, aşk beni çok ilgilendiriyor. Sürekli izliyorum ve düşünüyorum. Üretime yansıyor doğal olarak. 

Mehmet Sinan Kuran

“Posthumous” serginize hazırlık sürecinizden bahsedebilir misiniz? Anna Laudel ile yollarınız nasıl kesişti? 

Rastlantı eseri önünden geçerken fark ettim Anna Laudel’i ve büyülendim. O sokağı zaten hep sevmişimdir. Salt, Merkez Bankası, Assicurazioni Generali Han ve Kamondo merdivenleri gerçekten etkileyicidir. Bina eski Osmanlı postanesi, 4 kat ve tavan yükseklikleri muazzam. Şaşkınca içeri girdim ve gezdim. Eve dönüp Sedef’e anlattım. Bir mail attık. Daha sonra öğrendiğime göre o dönemde onlar da iletişime geçmek istiyorlarmış. Tanıştık, anlaştık. Bir süredir hazırladığım bir sergi vardı. Onu konuştuk ve uyguladık. Her şey denk geldi aslında. İki taraf da memnun. Ziyaretçilerin dediğine göre mükemmel bir iş birliği. 

Mehmet Sinan Kuran, Posthumous, Anna Laudel, 2020, Fotoğraf:Kayhan Kaygusuz

Oluşturduğunuz üç evrede geçmiş, şu an ve geleceğe dair kolektif bir bilinç yaratmanın yollarını arıyoruz. Bu kolektif bilinç için ise sergide genç bir ekiple çalıştığınızı biliyoruz. Bu ekibin size kattığı dinamikler hangi yönde gelişti?

O üç evre Nietzsche’nin yaşam evreleri teorisi. Deve, Aslan ve Çocuk. Biz de bu esas üzerinden yola çıktık. Deve bilgi toplama;yani gençliğe tekabül ediyor. Aslan; bu bilgileri yaymaya, geliştirmeye,u da orta yaş. Üçüncü evre yaşlılık;yani Bütün bu bilgiler ve tecrübelerle çocukluğa dönüş. Bu nirvana herhalde.  Galiba ben bu evredeyim. Ve ölüm. En kuvvetli bölüm. Serginin adı Posthumous öldükten sonra gerçekleşen anlamına geliyor. Sanatçıların öldükten sonra kıymetlenmeleri çifte standardına bir başkaldırış. Yaşarken ilgiye ve paraya ihtiyacımız var. Öldükten sonra olacağını pek zannetmiyorum. Genç bir ekiple çalıştığım doğru. Tek tek seçiyorum çalışacağım insanları. Yetenekli olmaları 2. planda benim için. Asıl 1. planda olan kolektif çalışmaya uyumlu olmaları.. Onlar memnun ben memnun. Yuvarlanıp gidiyoruz. Herkesin keyfi yerinde. 

 “Posthumous” ile  geleneksel ve popüler imgeleri harmanladığınızı söyleyebilir miyiz? 

Hayatımız harmanlamakla geçiyor. Yaşamın özü kişisel sınırlarımızı belirleyip onları geliştirebilmek ve bu bilgileri başkalarıyla paylaşmaktır. Dolayısıyla bütün bu bilgiler geçmişi, bugünü ve yarını oluşturur. Aslında çevremizdeki her şey, gözle göremediğimiz incecik ipliklerle birbirine bağlı. Hiçbir şey bütünden bağımsız değil. O harmanlama yaşamımızın her anında zaten var. Ve evet Posthumous’da geçmişe kinaye, bugüne uyarı ve yarına umut var. 

Onur Hastürk ile devam ediyoruz.

 

Onur Hastürk

Çalışmalarınızda geleneksel üslup ve teknikle üretilmiş fakat güncel bir tavır sergileyen yorumlamalar görüyoruz. Geleneksel imgeleri modern ve güncel  olarak yorumlarken zorlandığınız noktalar oluyor mu? 

Bu benim de üzerinde hassasiyetle durduğum bir konu. Geleneklerine böylesine bağlı çalışmaları klasik mutfağından çıkarıp güncel sanatla sunmanın ciddi bir sorumluluğunu hissediyorum. Bu kolay mı? Kesinlikle değil. Her şeyden önce geleneksel/klasik sanatın kurallarına, form, malzeme ve felsefesine hakim olmanız gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi içerisinde  sınırları olan bir sanatı (köklerine bağlı kalarak) özgünleştirebilirsiniz. Öte yandan bu özgünlüğü “-mış” gibi yapmadan kendi kişilik süzgecimden geçirerek samimi işler üretmeye çalışıyorum. 

Lisans ve yüksek lisans eğitimim boyunca gördüğüm tezhip ve minyatür kurallarına bağlı kalarak bunu güncel sanatta nasıl var edebileceğimi, güncel ve toplumsal durumların bende yaratmış olduğu duygu, düşünce ve sorunsalları klasik üslubu bozmadan nasıl ifade edebileceğimi düşünmekteydim. Şimdiye kadar ki uygulamalarımda da sanırım bunun izleri görülmektedir.

Anna Laudel ile yollarınız nasıl kesişti? İlk kişisel serginiz “Asimilasyon”’un hazırlık sürecinden bahsedebilir misiniz? 

2017 yılında  küratörlüğünü Huma Kabakcı ve Mine Küçük’‘ün yaptığı,  “Past Meets Present” sergisiyle Anna Laudel’de sanatseverlerle buluşmamızın ardından  galerinin  karma sergilerinde ve Anna Laudel Artshop’ta  farklı çalışmalarım ve eserlerim görülmeye devam etti. 2019 baharından itibaren de temsiliyet süreci başlamış oldu. 

“Asimilasyon” adını verdiğim bu sergi, çok uzun zamandır üzerinde düşündüğüm, araştırma yaptığım ve eskizlerle şekillendirmeye çalıştığım bir sürecin üretimleridir. Siz bir ilhamla harekete geçiyorsunuz ve sonrasında o ilhamın meydana getirdiği yapıt aslında kontrolü ele geçirerek kendi kendine şekil veriyor. Bu sergi de aynen böyle gelişti. Ben bu süreçleri tamamen içe kapanış ve yoğun bir odaklanmayla kendi kabuğumda geçiriyorum. Günlük ritüeller, düzenli bir okuma, doğa yürüyüşleri ve meditasyonla geçen bir çalışma sürecinin ardından, kendimi yenileyen fikirlerle sınırlarımı aşmaya çalışıyorum.

Gözlemlediğiniz kadarıyla sizce de Avrupa’da Türk – İslam sanatlarına yönelen bir ilgi var mı? 

Açıkçası, Avrupa’da Doğu sanatlarına ve Türk – İslam sanatına ilginin aslında hiç azalmadığını düşünüyor ve sergimde de bunu görüyorum. Belki de biz, kendi kültür ve geleneklerimizden uzaklaştık ve farkında olmadan kendi değerlerimizi ötekileştirdik. Üzerinde yaşadığımız kadim çağların topraklarına yabancılaştık ve sahip olduğumuz hazineyi göremez olduk. Dolayısıyla kendimize uzaklaştık ve ilgisizleştik. 

Avrupa’nın en saygıdeğer müzelerinde Doğu sanatlarına ve Türk İslam sanatlarına ayrılan özel bölümlerde sergilenen nadide eserler izleyiciyle buluşarak hayranlık ve saygı uyandırmaktadır.

Onur Hastürk, ‘Asimilasyon’ sergisinden, 2020, Anna Laudel Düsseldorf,Fotoğraf Kayhan Kaygusuz

Küresel olarak yaşadığımız karantina süreci ardından, yakın zaman önce ilk kişisel serginizi Anna Laudel Düsseldorf’ta açtınız. Matisse’in “Odalık” serisinden bazı eserleri de klasik minyatür üslubuyla yeniden yorumladığınız bu sergi, Çağdaş Batı Sanatının klasik minyatür tekniğiyle yorumlanması Dünyada bir ilk! Bu yorumlamaların kavramsal altyapısından ve oluşum sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Matisse’in 1910 yılında Münih’te, Ernst Kühnel tarafından düzenlenen “İslam Sanatının Şaheserleri” sergisini ziyaretinin ardından  uzun süre çalışmalarında da tesiri altında kaldığı bu sergi sonrasında, düşünce ve duygularını ifade ettiği şu sözler sergimin çıkış noktasını oluşturdu: 

“Doğu Minyatürleri, beni benim için mümkün olan duyu algılamalarının bütün biçimlerinin farkına varmamı sağladılar. […] Bu minyatürlerde kullanılan resim türü ile bu sanat büyük ve gerçekten kendine has bir alanı ifade etmektedir. Bu da benim taklitçi resimden kurtulmama yardımcı olmuştur.” (Goethe Enstitüsünde düzenlenen “Modern Sanatta İslam Estetiği” başlıklı sempozyumun 2005 Aralık tarihinde yayımlanan bildiriler kitabından,  sf. 42-43).

Doğu ve İslam Sanatını, oryantalizmden çıkış noktası ve üreteceği eserlerinde yeni bir nefes kabul eder Matisse. Seçtiği güçlü renkler, serbest ve aceleci bir tavırla vurulmuş fırça darbeleri ve Doğu kültürünün izlerini taşıyan kurgu sahnelerini yeni bir sanat diline uyarlayışı ile Henri Matisse, özellikle de 1910 – 1929 yılları arasında “Odalisque “ (Türkçe kökenli Odalık) adını verdiği elli civarında yağlıboya resim çalışmaları ile beni kendine çeken sanatçıların başında oldu.

Doğu sanatından feyz alarak, Batı’da yeni bir dönem açan ve zihnimde kıvılcımlar çakmasına sebep olan Matisse, bende bu resimleri kendi kültür ve geleneklerimin etkileşimiyle birlikte yeniden “asimile” etme arzusu oluşturdu.

 

 

Paylaş