Pazartesi, Eylül 28

CEM YILMAZ: ”Oğlum geldiğinde korkmasın diye tabloyu ters çeviriyorum.”

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Cem Yılmaz, Türkiye’de ”sanatçı”yı tanımlayan isimlerden biri. Medyada sahip olduğu araba koleksiyonu, özel hayatı, hatta şovlarında esprisini yaptığı ”Uçak aldı!” haberleri yapılırken, güçlü sanatçı kimliği, sanata ilgisi ve sahip olduğu koleksiyonu arka planda kalmayı haketmiyor. Yeni filmi ”Ali Baba ve Yedi Cüceler”in vizyona girişinin hemen ardından, kendisiyle koleksiyonerliğine ve sanat dünyasındaki duruşuna dair konuştuk…

Röportaj: Sebla TANIK / Fotoğraf: Aytekin YALÇIN

Bir fikirden bir filme doğru nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?
Mesela Robert McKee’nin, senaryo yazım dünyasıyla ilgili ”Story” diye bir kitabı var. Ben bu kitabı okudum ama Sunny Brightspot Brown bu kitabın görsel özetini hazırlamış. Bu özet ofisimde hep durur. Arada bir bakıp ”tak” diye orada bir şey görüyorum. Ondan ilhamlar, bilgiler alıyorum. Uzmanlardan, ustalardan bilgi almak çok önemli. Mesela Yavuz Turgul bizim için, çok çeşitli ve çok önemli işlere imza atmış bir senaristtir. Ondan bir şeyler öğrenebilmek için çok soru sordum. Son filmim için söyleyeyim ”Birdman”i yada ”21 Gram”ı yazmıyoruz elbette. Enteresan bir alengir yok belki hikayelerde. Ama teknik bilgilerle sıralama yapmak, gizem yaratmak, sürpriz faktörü gibi bazı teknik bilgiler, öğrenilmesi gereken şeyler çıkıyor karşımıza. Komedinin ayrı, dramanın ayrı kuralları var. Benim hikayelerim değişik ortamlar istiyor. ”Gora’da geçsin” gibi… Ya da eski Sovyetler Birliği’nde kalmış, yerin altında yaşayan Azeri bir subay yapmak istiyorum… Burada materyallerle ilgili olarak, farklı disiplinlerden insanlarla görüşmeyi, fikir alışverişini gerektiriyor. Sanatkarlardan bilgi almak gerekiyor. Yazı, çizi, heykel, boyama, marangozluk, mühendislik… Sinema, her tür adamın içinde olduğu bir sanat. Basit başlayıp karmaşıklaşan, sonra her şey yerli yerine oturunca ”Aaa güzelmiş ya!” diye devam eden, sonra aksiliklerden bir daha bozulan, tekrar toplanan bir iş. Sekiz/dokuz ayda hazırlanıyoruz bir filme. Ve bu süreçte bildiğin bilmediğin, bir çok alana girip çıkıyorsun. Dönüşümler ve değişikliklerle, bu süreçte çok şey oluyor. Bütün bunlar bir filmi iyi yapmaya yetmez. Kötü film ve iyi film arasındaki yorgunluk ve çalışma süresi aynı. Hatta bazen, kötü film daha bile yorucu olabiliyor. Hepsi büyük bir emek ve takım çalışması. Bazen kamera arkasında ve önünde, aynı insanlarla çalıştığım için eleştiriliyorum. Ama bunun da sebepleri var işte. Onun dışında farklı şeyler denemeye çalışıyorum ve her seferinde yeni şeyler öğreniyorum.

Pek Yakında’dan sonra, Ali Baba ve Yedi Cüceler… Ben bu iki işinizde, diğer filmlerinize nazaran daha farklı bir sinematografiyle, daha farklı bir atmosferle karşılaştım. Bu geçişin temelinde ne yatıyor?
Tek başıma yönettiğim ve bütün kararların bende olduğu filmlerdi her ikisi de. Belki biraz bu yüzden böyle bir değişiklik hissediliyor. İkisi de kişisel öyküler. İkisi de belirgin olarak bir şeyler isteyen filmlerdi. Mesela Pek Yakında. Orada eski Türk filmleriyle ilgili bir dünya vardı. Bir film için, alet edevat, kostüm parçası biriktiren bir adam vardı. O ortam özel bir renk, tasarım, malzeme istiyordu. Gerçek mekanlarda geçmesine rağmen, mekanları biraz masalsı hale getirmek gerekiyordu. Bunlar hep öykünün istediği şeyler.

Sanattaki geçmişiniz nedir? Koleksiyonerliğiniz nasıl başladı ve bugün ne noktada?
Karikatür geçmişimden kaynaklı, çizgiyle her zaman ilişkim vardı. Kendi kabiliyetim açısından desenle çok fazla olmasa da her zaman sanat konusuna ilgim ve bilgim vardı. Orjinal iş toplama maceram ise çok eski değil. Yaklaşık 15 sene öncesine dayanır. Satın almak maddi bir konu, çok pahalı işlere pek yönelmiyorum. İlk başta birkaç Türk ressamın işlerine ilgi duyup alsam da, sonrasında bizim memleketten koptum. İnternet üzerinden dünyayı takip etmekten oldu bu biraz da. Bir de açıkçası zevkime göre bir şeyler almaya niyetliydim ve onlar da yabancılardan çıktı. Yine de ofisimde çok fazla Türk sanatçı var. Topladığım işlerin tamamı online. Artnet, Artprice… Önce bilgi almak için bakmaya başladım. Ne olup bittiğini araştırdım. Sonra bütçesi her çaptan, online müzayedeler yapılmaya başladı bu sitelerde. Bunlardan hem kendi bütçeme, hem de beğenilerime uygun işleri toplamaya başladım. Hiçbir zaman 5’e aldım, 7’ye satarım gibi hesaplarım olmadı. Bu araba değiştirmek gibi bir şey değil, aldığım eserlerden çok azını elimden çıkardım. Ben eserleri paraya dönüştürmek için bir sebep bulamıyorum. Çünkü severek alıyorum. Ama asla bir sanatçı popüler oldu diye eserini almam. ”gibi yapan” işlerden de uzak dururum. ”Bak Banksy gibi yaptım” Aferin!… Hayır böyle şeylerden hoşlanmıyorum. Yeni bulunmuş tekniklerden hoşlanıyorum, Çağatay Odabaş gibi, Ali Elmacı gibi… Ali’nin eserlerini hem işçilik olarak çok beğeniyorum, hem de kişiselliğini çok beğeniyorum. ”Koleksiyonuma eklemek istediğim sanatçılar” gibi bir kavramım da yok. Bazen sadece uzaktan izlemek de güzel… Bazen de birini seversem, onun birkaç işini de alıyorum. Bir müddet ilgileniyorum onunla.

Peki tarzınız nasıl?
Benim sevdiğim türün hepsi aşağı yukarı aynı çizgide. Aslında karikatüre, grafiğe yakın işler seviyorum. Eskiye nazaran, çok ”yüksek sanat” gibi görünmeyen, pop-sürreal işleri tercih ediyorum.

Yoğun bir temponuz var. Sanat izlemeye, sergileri gezmeye ne kadar zaman ayırıyorsunuz?
Sergileri gezmiyorum. Burada bazen Contemporary’ye gidiyordum ama artık gitmiyorum. Çünkü rahat bırakmıyorlar. Ne amaçla geldiğinizle ilgili hiç kimsenin bir fikri yok. ”Gelsene, gelsene” ile geçiyor tüm geziniz. Bu şekilde vakit geçirmek istemiyorum. O zaman bir gün Bebek Kahve’de buluşalım? Ben size gelmedim ki! Eserlere geldim. Zaten çok şakasını yaptım artık onlar da beni almayacak (gülüyor). Dünyada bir Art Basel niyetim vardı. Amerika’dan alışveriş yaptığım galerilerden davetler geldi, gidemiyorum. Takip ediyorum ama. Katılan galerilerde enteresan bir şeyler varsa zaten önceden haberim oluyor.

Siz bir mizahçısınız, karikatüristlik geçmişiniz var. Sanatta da eleştirel, politik ve rahatsız edici bir tutumdan yana mısınız?
Gariplik ilgimi çekiyor. Ray Caesar diye bir adam var. Çizimleri rönesans dönemini hatırlatsa da içeride bambaşka bir mevzu dönüyor. Doku, kompozisyon eski görünümlü ancak yaptığı iş dijital, yani çok yeni. Mesela bir eser aldım. Taner Ceylan’ın boksörüne benziyor ama çok daha rahatsız edici. Haftasonları oğlum geldiğinde korkmasın diye tabloyu ters çeviriyorum. Çıplaklıkla ilgili değil, kanlı olduğu için…

Kalemle çalışmış bir insan olarak, kalem işlerine nasıl bakıyorsunuz?
Laurie Lipton’ı tanımanızı çok isterim. Kurşun kalemle çalışan bir sanatçı. Biraz ürkütücü ama yine onda da bir cartoon tarafı var. Özellikle son birkaç senedir çok büyük ölçekli çalışıyor ve işleri muhteşem. Müthiş ince bir işçilik! Bir işini aldım. Burada şu devreye giriyor; o kadının ya da adamın, bir senesini almış oluyorsun. Eseriyle arasında büyük bir duygusal bağ oluyor. Kendisiyle mailleştiğimde ”Duvara asınca resmini çekip bana gönderir misiniz?” yazdı. Bu çok önemli bir şey!

Peki ileride yeteneğinizi çağdaş sanat üretimi için kullanmayı düşünür müsünüz?
Olabilir. Ama bir yandan amatör ressamlar zaman zaman ürkütücü olabiliyor (gülüyor)… Mesela Erdil (Yaşaroğlu), Bahadır (Baruter) benim dergiden arkadaşlarım. Erdil bir dönem heykele yöneldi, Bahadır keza, iki boyutluyla başladı, şimdi heykeller yapıyor. Daha o yıllarda bizlerden farklı bir sanatçı olduğu belliydi bu adamın. Başka bir alana yöneleceği belliydi. Bu insanlar akademik eğitimleri olan insanlar, ciddi geçmişleri var. Benim merakım var, ama bunu bir sanat eserine dönüştürüp satmak başka bir şey. Özellikle dijital ortamla haşır neşir olduğum için ”yaparım” duygusunun geldiği zamanlar oluyor. Ama bu ”yaparım” duygusuyla olmuyor maalesef. Belki farklı bir stil bulursam, çok enteresan bir şey yapmayı göze alırsam bu işe girerim.

Eser koleksiyonerliğinin bir de sosyal çevreye destek verme tarafı var. Elinizdeki sanat eseri koleksiyonunu paylaşabileceğiniz bir ortam yaratmayı düşünüyor musunuz?
Kötü fikir değil ama birazcık olgunlaşması lazım. Koleksiyonum homojene yakın. Fikirle ilgili bir tutarlılığım var. Bir çok arkadaşımdan, elimdeki isimleri ilk defa duyduklarını da öğreniyorum. Bu hoşuma gidiyor. ”Başka tür bir şey topluyorum” hissine kapılıyorum. Belki bu doğrultuda olabilir, tanıdık olmayan işlerle…

Radarımıza almamız gerektiğini düşündüğünüz yeni sanatçılar var mı?
Sarp Kerem Yavuz, Murat Palta, Çağatay Odabaş, Ray Caesar, Carole Feuerman, Chris Cooksi…

 

 

 

 

 

Paylaş