Küratör Coşar Kulaksız, Vahşi ve Özgür sergisinde fotoğrafın belgeleme işlevinden uzaklaşarak duygu, atmosfer ve aradalık üzerinden kurulan görsel dilini anlatıyor.
Nergis Kalkan
Kapadokya’nın doğası, atların hareketi ve fotoğrafın belgeleme sınırlarını aşan bir görsel dil… A. Halim Kulaksız’ın Vahşi ve Özgür başlıklı sergisi, doğa ile sanatçı arasındaki ilişkiyi “atmosfer” kavramı üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor. Serginin küratörü Coşar Kulaksız ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; serginin kavramsal çerçevesinden, fotoğrafın belge ile sanat arasındaki dönüşümüne ve baba-oğul ekseninde şekillenen küratoryal sürecin dinamiklerine uzanan üretim pratiğini ele alıyoruz.

13 Ocak Salı günü Piramid Sanat‘ta açılışı yapılan sergi, 8 Mart‘a kadar izlenebilir…
“Vahşi” ve “Özgür” kavramlarını küratoryal olarak nasıl tanımlıyorsunuz? Bu iki kelime sizin için nerede kesişiyor, nerede ayrışıyor?
“Bu sergide ‘Vahşi’ kavramı, objektifin karşısındaki özneye, yani doğanın kendisine işaret ediyor. Bu, Kapadokya’nın tozuna, rüzgarına ve yılki atlarının ehlileştirilemez doğasına bir atıf. ‘Özgür’ ise tamamen A. Halim Kulaksız’ın sanatçı kimliğiyle ilgili. O, fotoğrafı teknik bir belgeleme aracı olarak değil, kurallardan bağımsız bir ifade biçimi olarak kullanıyor. Bu iki kelimenin kesiştiği nokta ise ‘atmosfer’. Atların vahşi koşturmacasının yarattığı toz bulutu ile sanatçının karanlık odadan dijital dünyaya taşıdığı çok katmanlı (sandwich) tekniği birleştiğinde, ortaya ne tam gerçek ne de tam hayal olan, özgür bir ‘aradalık’ hali çıkıyor. Ayrıştıkları nokta ise kontrol; doğa vahşi ve kontrolsüzken, sanatçı özgür ama tekniğine son derece hakim.
Sanatçının fotoğrafın “belgeleme” işleviyle kurduğu ilişki bu seride sizce nasıl dönüşüyor?
Fotoğraf, tarih boyunca ‘belge’ ve ‘sanat’ arasında gidip gelmiştir. Babam A. Halim Kulaksız için fotoğraf, hiçbir zaman sadece ‘o anın kaydı’ olmadı. Bu seride belge niteliği, sanatçının müdahalesiyle tamamen ‘resimsel’ (pictorial) bir anlatıya dönüşüyor. İzlediğimiz şey Kapadokya’daki bir at sürüsünün belgeseli değil; o anın sanatçıda yarattığı duygunun görselleşmiş hali. Fotoğrafın ‘gerçekliği kanıtlama’ yükümlülüğünü elinden alıp, ona izleyiciye bir his geçirme özgürlüğü veriyoruz. Dolayısıyla belge işlevi silikleşirken, estetik ve plastik değerler ön plana çıkıyor.
Bu seriyi A. Halim Kulaksız’ın önceki üretimleri içinde bir devam mı, yoksa bir kırılma noktası olarak mı okumak gerekir?
Bunu bir kırılmadan ziyade, ‘ustalıkla gelen bir derinleşme’ olarak okumayı tercih ederim. A. Halim Kulaksız, analog dönemden beri farklı teknikleri (iki veya daha fazla kareyi üst üste bindirme) kullanan öncü bir isimdir. Bu seride tekniği değişmiyor, ancak odaklandığı konuyla tekniğin uyumu zirveye ulaşıyor. Eskiden İstanbul silüetlerinde veya soyut formlarda gördüğümüz bu teknik, şimdi doğanın vahşi hareketiyle birleşerek daha dramatik, daha şiirsel bir hal alıyor. Yani bu seri, 60 yılı aşkın bir görsel hafızanın, ‘Vahşi ve Özgür’ teması altında rafine edilmiş bir devamıdır.
Bu seride çoklu katman tekniği, Kulaksız’ın fotoğraf dilinde nasıl bir rol oynuyor? Çoklu katmanlı yapı, izleyicinin imgeleri okuma biçimini sizce nasıl etkiliyor?
Çoklu katman tekniği, Halim Kulaksız’ın imzasını oluşturan temel yapı taşıdır. Bu teknik, fotoğrafı tek bir ‘karar anı’na hapsetmekten kurtarıyor. Üst üste binen katmanlar, hareketi, hızı ve zamanın akışını tek bir karede donduruyor. İzleyici açısından bu durum, ‘bakma’ eylemini ‘görme’ çabasına dönüştürüyor. Tek bakışta tüketilip geçilen bir Instagram karesi değil bunlar. İzleyici, katmanların arasındaki geçişleri, rüzgarın etkisini ve ışığın oyunlarını çözmek için imgeye daha uzun süre bakmak zorunda kalıyor. Çoklu katman, izleyiciyi fotoğrafın içine çekip, onlara kendi hayal dünyalarında tamamlama şansı veren bir derinlik yaratıyor.
Bu sergide küratör-sanatçı ilişkisi, baba-oğul ilişkisinden hangi noktalarda ayrıştı, hangi noktalarda kesişti? Bu bağ, sergideki diyalog ve karar alma süreçlerini nasıl şekillendirdi?
Bu en zor ama en keyifli denge. Profesyonel alanda baba-oğul kimliklerimizi kapıda bırakıp küratör ve sanatçı olarak masaya oturuyoruz. Ayrıştığımız nokta ‘mesafe’. Ben bir küratör olarak eserlere dışarıdan, izleyicinin gözüyle ve mekanın kurgusuyla bakmak zorundayım; o ise eserin yaratıcısı olarak her bir kareye duygusal bağlı. Kesiştiğimiz ve bizi avantajlı kılan nokta ise ‘sessiz anlaşma’. Onun arşivini, hangi karenin arkasında nasıl bir emek olduğunu, 1960’lardan beri nasıl bir görsel dil inşa ettiğini bir yabancıdan çok daha iyi biliyorum. Bu hafıza ortaklığı, karar alma süreçlerini hızlandırıyor. Uzun tartışmalara gerek kalmadan, birbirimizin ne demek istediğini anladığımız, güvene dayalı bir sergi kurgusu ortaya çıkıyor.

