Sanatını porselenin narinliği ve doğanın sınırsız formları üzerine kuran Melis Buyruk, Art+Style’ın bu haftaki konuğu. Sanat, moda ve kişisel stil arasında kurduğu ilişkiden zamansız gardırobuna, hayalini kurduğu “giyilebilir heykel”den ilham aldığı tasarımcılara uzanan bir sohbet.

Porseleni doğanın organik formlarını yeniden yorumlamak için kullanan Melis Buyruk, detay ve el işçiliğiyle şekillenen heykelleriyle dikkat çekiyor. Art+Style için sanat, moda ve kişisel stil arasındaki ilişkisini anlatan Buyruk; Iris van Herpen’den Phoebe Philo’ya, giyilebilir heykel hayalinden zamansız gardırobuna uzanan ilhamlarını paylaşıyor.

En sevdiğiniz sanat–moda iş birliği hangisi? Bir sanatçının bir moda eviyle yaptığı çalışmadan sizi en çok etkileyen hangisi oldu?

Kesinlikle Iris van Herpen ve Rogan Brown iş birliği. Brown’ın kâğıtları katman katman keserek yarattığı, neredeyse dantel gibi görünen organik formların Iris van Herpen’ın dünyasında giyilebilir yapılara dönüşmesi beni çok etkilemişti. İkisinin de doğaya çok yakından bakması ve orada gördüklerini inanılmaz bir el işçiliğiyle bambaşka bir forma dönüştürmesi, kendi üretim biçimimle de çok bağ kurduğum bir yaklaşım.

Bir sanat eserinin size ilham verdiği oldu mu? Bir sergiden çıkıp “Bunu giymek isterdim” dediğiniz bir an hatırlıyor musunuz?

Aslında bunu en çok kendi çalışmalarım için düşünüyorum. Heykellerimdeki organik formların ve porselende kurduğum detaylı yüzeylerin bir gün bedene taşınarak giyilebilir bir heykele dönüşmesini çok isterdim. Kendi görsel dilimi kaybetmeden, heykel ile haute couture arasındaki o alanda nasıl var olabileceğini uzun zamandır merak ediyorum.

Stilinizde en çok hangi dönem etkili? 1920’ler, 60’lar, 80’ler gibi belirgin biçimde yakın hissettiğiniz bir dönem var mı?

Kendimi özellikle yakın hissettiğim bir dönem yok. Sanatsal pratiğimde detay, katman ve yoğun yüzeylerle çalışırken, kişisel stilimde bunun tam tersine daha sade ve zamansız bir çizgiyi tercih ediyorum. Benim için iyi bir silüet, iyi kesim ve iyi kumaş çok daha belirleyici. Daha klasik, kolay kombinlenebilen ve dönemsel trendlerden bağımsız parçalarla kendimi daha iyi hissediyorum. Dolayısıyla modayla kurduğum ilişkiyi tek bir kelimeyle tanımlamam gerekirse, bu zamansızlık olurdu.

Gardırobunuzda yıllardır sakladığınız “zamansız” parçalar hangileri?

Dolabımda yıllardır vazgeçmediğim parçalar kesinlikle blazer ceketlerim. Güçlü ama abartısız bir forma sahip klasik blazerları seviyorum. Tek başına bir görünümün bütün oranını değiştirebilen ve neredeyse her şeyle çalışabilen parçalar. Sanırım gardırobumdaki zamansızlık fikrinin en iyi karşılığı onlar.

Hayatınız boyunca tek bir tasarımcının parçalarını giyecek olsanız, bu kim olurdu?

İlk aklıma gelen sanırım Phoebe Philo. Sade ama son derece güçlü silüetlerini, kusursuz tailoring’i ve hacmi kullanma biçimini çok seviyorum. Maskülen ve feminen kodları bir araya getirirken hiçbir zaman fazla tasarlanmış görünmemesi de bana çok yakın. Zamansız ama karakteri çok net bir tasarım dili var.

Celine : Runway – Paris Fashion Week Womenswear Spring/Summer 2017
Fotoğraf: Pascal Le Segretain/Getty Images

Hiç pişman olduğunuz bir moda trendi oldu mu? Modada asla geri dönmemesi gereken bir trend var mı sizce?

Moda konusunda “asla” dememeyi öğrendim. Bir dönem oranını zor bulduğumuz, hatta geri dönmesini hiç istemediğimiz silüetler birkaç sezon sonra yeniden karşımıza çıktığında gözümüz onlara tekrar alışabiliyor. Bermuda şortlar bunun iyi bir örneği. Ben hâlâ tercih etmiyorum ama bugün baktığımda eskisi kadar kategorik değilim. Moda biraz da algımızı ve güzellik anlayışımızı sürekli yeniden şekillendiren bir döngü. Bu yüzden “asla geri dönmemeli” dediğim bir trend yok.

Bir sanatçının atölyesine girme şansınız olsa kimi seçerdiniz? 

Rahul Mishra’nın atölyesi derdim. Kendi pratiğimde de çok küçük detaylarla çalışmayı ve farklı malzemeleri bir araya getirmeyi seviyorum. Ama tekstil, nakış, boncuk ve taş işçiliği benim hiç hâkim olmadığım bambaşka bir zanaat alanı. Özellikle haute couture’de bu kadar yoğun el işçiliğinin nasıl inşa edildiğini, küçücük parçaların ve farklı malzemelerin nasıl bir yüzeye dönüştüğünü atölyenin içinde görmek isterdim.

Zamansız bir davette kavalyeniz kim olsun isterdiniz?

Kesinlikle Karl Lagerfeld. Çok genç yaşlarımdan beri yalnızca tasarımcı kimliğini değil, modaya, sanata ve kültüre dair keskin bakışını ve kendine özgü söylemlerini de çok ilgi çekici buluyorum. Moda dünyasının çok ötesinde bir referans dünyası vardı. Dolayısıyla zamansız bir davette kavalyem olmasını isterdim.

Stil ikonunuz kim ve neden?

Aslında tek bir stil ikonum yok. Stilini çok beğendiğim kadınlar ve erkekler elbette var ama hiçbirini kendime bir stil ikonu olarak tanımlayacak kadar referans aldığımı söyleyemem. Modayı takip etmeyi ve üzerine düşünmeyi çok seviyorum ama kişisel stilimde çok daha sade ve zamansızım.

Stilinizi 3 kelime ile tarif eder misiniz?

Zamansız. Monokrom. Zahmetsiz.

Hayal gücünün sınırlarını kaldırırsak, gerçekte taşınması mümkün olmasa bile, evinizde görmek isteyeceğiniz sanat eseri hangisi olurdu? “Keşke benim evimde olsaydı” dediğiniz bir sanat eseri var mı?

Aklıma yine ilk olarak Jeff Koons’un Poodle heykeli geliyor. Aslında yıllardır ne zaman buna benzer bir soru sorulsa cevabım hiç değişmiyor. Jeff Koons’un üretimi içinde en sevdiğim işlerden biri ve her gördüğümde beni gerçekten mutlu ediyor. Sanatla bazen çok kişisel ve açıklaması zor bir bağ kuruyorsunuz; benim için Poodle tam olarak öyle bir iş. Onunla yaşamayı çok isterdim.

Jeff Koons, Poodle

Stiliniz bir şehir olsa bu hangi şehir olurdu?

Kesinlikle İstanbul. Sadece burada yaşadığım için değil; dünyanın neresinde olursam olayım kendimi en güçlü şekilde ait hissettiğim ve her zaman özlediğim şehir burası. Beni ben yapan pek çok şey İstanbul’la kurduğum ilişkiden geliyor. Dolayısıyla stilimdeki zamansızlık ve zahmetsizlik de, modayla ve hatta sanatla kurduğum ilişkinin bir kısmı da bu şehirde şekillendi. İstanbul benim için bir stil referansından çok, kişisel dilimin bir parçası.

Bir sanatçının işlerini giyilebilir hâle getirecek olsanız bu kim olurdu?

Kendi işlerimi giyilebilir bir heykel olarak görmeyi çok isterdim. İşlerimde doğayı tek tek formlardan çok, kendi içinde yaşayan bir habitat olarak ele alıyorum. Bu dilin bedene taşındığını; çiçeklerin, bitkilerin ve organik formların bedenin etrafında üç boyutlu bir yapıya dönüştüğünü görmek benim için çok heyecan verici olurdu. Kendi heykel dilimi bir gün giyilebilir bir forma dönüştürmek gerçekten büyük hayallerimden biri.