Göç ve hafıza üzerine uzun soluklu bir araştırmanın sonucu olan “Epipe”, kuşaklar arası aktarımı deneyime dönüştürüyor.
Nergis Kalkan
Güneş Terkol’un Salt Galata’da izleyiciyle buluşan “Epipe” sergisi, sanatçının annesi Elmira Terkol ile birlikte yürüttüğü, yaklaşık 20 yıla yayılan sözlü tarih ve arşiv çalışmasına dayanıyor. Göç, hafıza, aile anlatıları ve aktarım biçimleri etrafında şekillenen sergi; çizim, video, animasyon, dikiş ve yerleştirme gibi farklı mecraları bir araya getiriyor. Terkol, uzun soluklu bir araştırmanın sergiye dönüşme sürecini anlattı…

Bu kadar uzun zamana yayılan bir sözlü tarih ve arşiv çalışmasını sergiye dönüştürürken, sizin için hangi aşamada “artık paylaşılabilir bir anlatı oluştu” duygusu belirdi; bu karar daha çok araştırmanın içinden mi, yoksa sergiyi kurgulama sürecinde mi netleşti?
Yaklaşık 20 yıla yayılan araştırmamızı bir proje olarak sunduk ve son 8 aydır proje kabul edildiğinden beri yoğun bir çalışma içine girdik annem Elmira Terkol ile. Böylece planladığımız gezileri gerçekleştirme şansı bulduk. Geçen haziranda Eskişehir’in Osmaniye köyünde Sabantuy etkinliğine ve ağustos ayında Rusya’daki Kazan şehrine bir araştırma gezisine gittik. Dünya Tatar Kongresi’nin 33. yıldönümünde, VII. Dünya Tatar Kadınları Forumu’na katıldık. Ankara Tatar Derneği sayesinde pek çok akrabamıza ulaşarak göç hikâyemizi, getirdikleri sandıkları ve içinden çıkanları paylaşmalarını istedik. Pek çok obje, kitap, mektup, pul koleksiyonu, nakış, mutfak araçları vs. topladık. Salt Galata’da sergi kurulum süreci içinde ise küratörümüz Amira Akbıyıkoğlu ile bu hikâyeleri yeniden yorumladık ve kurulum için Emirhan Altuner ve Fulya Aras ile ince ince tasarımlara çalıştık. Epipe sergisi herkese açık ve deneyimlenmesiyle çoğalacak bir okuma.
Anneniz Elmira Terkol ile birlikte yürüttüğünüz bu araştırma, hem kişisel hem de tarihsel bir hafızaya dayanıyor. Aile içinden gelen bir anlatıyla çalışmak, sanatçı olarak mesafenizi nasıl etkiliyor?
Epipe; 2002 yılında elime aldığım ilk kameradan bugüne, ailemin bakışını, sesini ve göçün getirdiği o “yeni başlangıçlar” direncini bir araya getiren konu üzerine çok katmanlı bir kolajdır. Projeyi annemle yürütmek çok keyifliydi. Zamanla ekibimize yeni arkadaşların katılmasıyla daha da güzelleşti. Deneysel belgesel üzerine hâlâ Studio10Forward ile beraber çalışıyoruz. Umarım önümüzdeki aylarda tamamlanmış olacak.
Epipe’de çizimden animasyona, dikişten videoya uzanan farklı mecralarla çalıştığınızı görüyoruz. Bu sergide hangi anlatının hangi mecrayı talep ettiğini nasıl belirlediniz?
Sergideki yerleştirmede; yeni hareketli heykeller, topografyayı çağrıştıran bir yapı, obje taşıyan objeler, suluboya desenlerim, dikişlerim, videolar, içinden geçilen karton orman ve harf uçurtmaları Epipe çevresinde toplandı. Savaş, göç, yeniden yerleşme, dil ve kültür farkları hepsi kendi yorumuna uygun mecrayı buldu. Sergide hepsi birbirinin içine geçen, transparan, çok katlı bir yerleştirmeye dönüştü.
Sergide ağaçlık alan/orman olarak kurgulanan bölümde bir patik/çorap dikkat çekiyor. Bu patiğin hikâyesini aktarabilir misiniz? Bu detay yolculuk ve göç anlatısında sizin için neyi temsil ediyor?
O patiği Kazan gezisi esnasında aldım. Sergide yerini bulduğunu düşünüyorum; hem yürüyen ormanları, sıcaklığı ve ironiyi barındırıyor.
Sergide izleyicinin oturup dinlediği, izlediği alanlar var; bu kurgu izleyiciyi pasif bir tanıktan ziyade, hikâyeleri takip eden biri gibi konumlandırıyor. Bu noktada, izleyicinin anlatılara dışarıdan bakması ile içine dahil olması arasındaki sınırı siz nerede kuruyorsunuz?
Çok teşekkürler. Röportajlar tüm mekâna yayıldı ve eserler hepsine eşlik ediyor. Kimi video bir bavulun içinde, kimi animasyon bir ağaç kabuğundan dedemin bavuluna yansıyor. Kimi ise tüllerde salınıyor. Aile albümünün canlanmış hâli gibi… İzleyici gönlünce kurduğu bağlantılar ile içinde süzülebilir.
Arşiv malzemesini sergi mekânına taşırken, onu bir “bilgi kaynağı” olarak ele almakla duygusal bir nesneye dönüşmesine alan açmak arasında nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Seçtiğimiz objeleri geldikleri yerlere göre ayırdım. Örneğin anneannemin Mançurya’da gittiği dikiş okulu şu anda sergide bir patron çiziminin yansıması olan bir heykelde yerini buldu. Makas, iğne, dantel, el yapımı 100 yıllık şapkaların taşıyıcısı tekerlekli olduğu için mobil sandıklara dönüştü. Sergide oyunlu bir yerleştirme var; paper mache tekniği ile yapılan topografyanın içi hem animasyonlu röportajlar hem dikiş eserlerle birlikte işliyor. Objelerin gölgeleri tüllere yansıyor. İzleyici geçerken kendi gölgesi de işlere karışıyor. Ayrıca serginin konuşmaları, mırıltıları ve şarkıları da rüya gibi bir ortama davet ediyor.
Sergi boyunca bu seslere ses katacak birkaç etkinlik planlıyoruz. Filiz Sızanlı ve Berke Can Özcan birlikte tasarladıkları yeni bir performans etkinliği ve bir dinleti olacak.


