İBB Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı T. Volkan Aslan, Kolektifin Belleği: İBB Sanat Koleksiyonları sergisinde yer alan Gentile Bellini imzalı Fatih Sultan Mehmet portresinin kamu koleksiyonuna kazandırılmasını, kamusal sahiplenme ve kültürel miras açısından değerlendirdi.

Nergis Kalkan

T. Volkan Aslan ile, Artİstanbul Feshane’de izleyiciyle buluşan Kolektifin Belleği: İBB Sanat Koleksiyonları sergisi üzerinden kamusal hafıza, koleksiyon fikri ve İstanbul’un çok katmanlı kültürel kimliği üzerine konuştuk.

Aslan, İstanbul’un kültürel hafızasının kamusal koleksiyonlar aracılığıyla nasıl görünür kılındığını, Artİstanbul Feshane’nin sergi anlatısındaki rolünü ve İBB sanat koleksiyonlarının gelecekteki yönelimlerini sorularımız üzerinden anlattı…

 “Kolektifin Belleği” tanımlaması sizin için ne ifade ediyor? Bu kolektiflik tam olarak neyi tarif ediyor: Kentin hafızasını mı, kurumun birikimini mi, yoksa kamusal bir ortaklığı mı?

Burada bahsettiğimiz kolektiflik, aslında İstanbullunun ta kendisi. Bu tarif, hem kentin hafızasını hem de o hafızayı geçmişte ve bugün üreten, üretmeye devam eden kamusal ortaklığı kapsıyor. “Bizim olanı bize göstermek” değil mesele, bizim olanın üzerine birlikte düşünmek, tartışmak ve o hafızayı canlı tutmak. Yani bu, statik bir birikim değil; yaşayan, nefes alan ve paylaştıkça çoğalan bir hafıza biçimi.

“ESERLER BİZE EMANET EDİLİYOR”

Seçkideki eserlerin 311’i bağış yoluyla koleksiyona katılmış eserler. İBB Sanat Koleksiyonları’nda bağış, nasıl bir kültürel ilişki ve sorumluluk alanı yaratıyor?

Bakın bu çok kıymetli bir veri. 311 eserin bağışlanması demek, sanat dünyasının, koleksiyonerlerin ve sanatçıların yerel yönetime, yani kamuya duyduğu güvenin tescillenmesi demek. Eskiden belki de “kamu iyi bakamaz”, “değerini bilemez” gibi kaygılarla özel koleksiyonlara hapsolan eserler, artık “burası en doğru yer, çünkü burası halkın” denilerek bize emanet ediliyor. Bağış mekanizması, aslında “kültür hakkının demokratikleşmesi” dediğimiz vizyonun en somut, en samimi kanıtı. Bu bağışlar, bize çok büyük bir sorumluluk da yüklüyor elbette; bu eserleri sadece korumakla değil, onları görünür kılmakla, gençlerle, çocuklarla, kentin en ücra mahallesindeki vatandaşla buluşturmakla da yükümlüyüz.

Endüstriyel geçmişiyle öne çıkan Artİstanbul Feshane’yi anlatının aktif bir parçası olarak okumak mümkün mü? Yapının tarihsel katmanları, “bellek” fikriyle nasıl bir bağ kuruyor?

Kesinlikle mümkün, hatta zorunlu. Feshane dediğimiz yer, bu kentin üretim hafızasının kalbi. Yıllarca üretim yapılan, emek harcanan, alın teri dökülen, bütün bunlarla birlikte değişen, dönüşen, modernleşen İstanbul’u da temsil eden bir mekân burası. Şimdi biz burada kültür-sanat üretiyoruz. Yapının tarihi dokusu ve hafızası ile sergilenen eserler arasında bir diyalog var aslında. Steril, dış dünyadan kopuk mekânların aksine kentin hafızasının ayrılmaz bir parçası olan böyle bir miras alanında kentin kamusal sanat koleksiyonunu sergilemek, bence serginin anlatısını daha da güçlendiriyor. Yapının kendisi de zaten en büyük “eser”lerden biri. Geçmişin üretimhane’si, bugünün kültürhane’sine dönüşürken o mekânsal hafıza ile sanatın hafızası birbirini tamamlıyor.

“FATİH SULTAN MEHMET PORTRESİNİN YUVAYA DÖNÜŞÜ, BİR SAHİPLENME MESELESİDİR”

Sergide, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 2020 yılında İBB koleksiyonuna kazandırdığı Bellini portresi de yer alıyor. Bu eser, “Kolektifin Belleği” başlığı altında nasıl bir anlam taşıyor? Bellini portresinin 2020 yılında kamu koleksiyonuna kazandırılması, sizce yerel yönetimlerin kültürel mirasla kurduğu ilişkiyi ne yönlerde temsil ediyor?

Fatih portresinin yuvaya dönüşü, sadece bir sanat eseri alımı değil, bir itibar ve sahiplenme meselesidir. Bu eserin “Kolektifin Belleği” başlığı altındaki yeri çok sembolik; çünkü bu toprakların en önemli figürlerinden birini, ona bakan, onu resmeden bir dünya sanatçısının gözünden, tekrar bu topraklara, halkın erişimine sunuyoruz. Bellini portresini İBB koleksiyonuna kazandırmak, “bu miras bizim ve biz miramıza sahip çıkıyoruz” demenin bir ifadesiydi. Kültürel mirası sadece korumak değil, onu ulaşılabilir kılmak, bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp kamusal bir hak haline getirmek, halkçı belediye ve hizmet anlayışımızın da bir göstergesi.

Bellini’den Tevfik Fikret’e, Abdülmecid Efendi’den Bedri Rahmi Eyüboğlu, Çallı’dan Ara Güler’e uzanan bu geniş yelpaze, İstanbul’u nasıl bir kültürel özne olarak tarif ediyor?

İstanbul tek sesli bir şehir değil, hiçbir zaman da olmadı. Bu geniş yelpaze, İstanbul’un o çok katmanlı, kaotik ama bir o kadar da ahenkli yapısının bir göstergesi. Bellini ile şehrin Batı’ya bakan yüzünü, Bedri Rahmi ile Anadolu’dan gelen köklerini, Ara Güler ile sokağın ruhunu, Tevfik Fikret ile aydınlanmacı kimliğini görüyorsunuz. Bu seçki, İstanbul’u bir “mekân” olarak değil, yaşayan, dönüşen, bazen çatışan ama sonunda hep üreten bir “özne” olarak tarif ediyor. İstanbul, bu isimlerin hepsini bünyesinde barındırabilen muazzam bir kapsayıcılığa sahip.

“SADECE TOPLAYAN DEĞİL, YARINA DA SÖZ SÖYLEYEN BİR KOLEKSİYON HEDEFLİYORUZ”

Bu sergide sizi kişisel olarak en çok etkileyen ya da “İBB koleksiyonu tam olarak budur” dedirten bir an, bir eser oldu mu?

İstanbul’un yaklaşık 100 yıllık sanat hafızasını temsil eden bu kıymetli koleksiyonu tek bir esere indirgemek benim için gerçekten zor. Bununla birlikte sanıyorum beni asıl etkileyen şey eserlerin bir araya gelişiyle ortaya çıkan o bütünlüklü hikâye. Örneğin Tevfik Fikret’in resimleriyle karşılaşmak; şair ve aydın kimliklerinin yanı sıra onu İstanbul’u çizen, gören ve düşünen bir sanatçı olarak da tanımaya, anlamaya çalışmak İBB koleksiyonun ne kadar çok katmanlı bir belleğe sahip olduğunu hatırlatması bakımından heyecan verici.

Farklı kuşaklardan İstanbulluların bu eserlerle karşılaşma anlarına tanıklık etmek de benzer bir heyecanı hissettiriyor. Bu temas anları, koleksiyonun kuşaklar arasında bağ kuran ve bu anlamda hep yaşayacak olan tarafını çok net biçimde ortaya koyuyor.

Bu sergiyle birlikte, İBB koleksiyonlarının gelecekte nasıl bir yönde genişlemesini istersiniz?

Sadece geçmişi toplayan değil, bugünü yakalayan ve yarına da söz söyleyen bir koleksiyon hedefliyoruz. Elbette klasiklere, tarihimize sahip çıkacağız ama aynı zamanda genç sanatçıları destekleyen, çağdaş üretime alan açan, dijital sanatı da kapsayan, disiplinlerarası bir genişleme arzusundayız. Sürdürülebilir, katılımcı ve şeffaf bir büyüme stratejisiyle; koleksiyonun sadece nicelik olarak değil, nitelik ve temsil kabiliyeti olarak da zenginleşmesini istiyoruz. Hedefimiz, dünyanın her yerinden insanların gelip görmek isteyeceği, İstanbul’a özgü ama evrensel standartlarda bir çağdaş kent koleksiyonu oluşturmak.