BodrumArt’ın 20. yıl festivali kapsamında gerçekleşen “İlk ve Son” sergisi, Türkiye modern sanatının önemli temsilcilerinden İnci Başağa Yörükoğlu ile torunu, Paris merkezli sanatçı Deniz Demirer’i aynı çatı altında buluşturuyor. Aile mirasının, kuşaklar arası diyaloğun ve sanatın dönüştürücü gücünün buluştuğu bu özel sergide, iki sanatçıyla hafıza, beden, toplumsal meseleler ve sanatın geleceği üzerine konuştuk.

İnci Başağa Yörükoğlu, Deniz Demirer ve Süyümbike Güvenç Nori (BodrumArt Dernek Başkanı) İlk ve Son sergisinde

Röportaj: Ayça Ortaer

1. “İlk ve Son” sergisi, aynı ailenin iki kuşağını bir araya getiriyor. Sizce bu sergide sanat aracılığıyla kurulan bağ, aile ilişkilerinizin ötesinde izleyiciye nasil bir ortak duygu aktarımı sunuyor?

İBY: Elbette, iki kuşak bir araya gelince dördüncü kuşakla buluşuluyor. Dede, kız, torun ve torun çocuğu… İzleyicilerin duyguları çok farklı, daha doğrusu duygu yoğunluğu yaşatıyor. Bir arkadaşım “Sanat başka bir şey, aktarıla aktarıla çoğalıyor” dedi. Doğru – geçmişten bugüne devam edecek bir serüven.

DD: Bu sergi benim için yalnızca aile içinde kurulan bir bağın görünür olması değil, aynı zamanda kuşaklar arası bir diyaloğun da açığa çıkması. Babaannemin eserleri, yıllara yayılan deneyimlerin ve duyguların bir yansıması; benim işlerim ise bugünün sorularını ve arayışlarını içeriyor. Bu birliktelik, izleyiciye hem geçmişten gelen bir sürekliliği hem de bugünle kurulan canlı bir teması hissettirmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla sergi, aile bağının ötesinde, ortak bir insanlık duygusunu—kırılganlık, dönüşüm, direnç, dayanıklılık ve umut gibi evrensel halleri—aktarıyor.

2. Sergide ilk kez birlikte üretim süreciniz oldu mu, yoksa her biri bağımsız ama yan yana gelen eserlerden mi oluşuyor? Bu birliktelik sizin için nasıl bir deneyim oldu?

İBY: Maalesef üretim sürecimiz bağımsız yürüdü. Çünkü torunum Deniz Paris’te yaşıyor ve kısıtlı bir dönem için gelebildi. Ama elbette ileriki zamanlarda birlikte üretme fırsatı bulabilirsek çok güzel olur.

Her ikimiz de toplumsal olaylardan etkilenen sanatçılarız. Duygular, eserler birbirimizle paralel gidiyor.

DD: Her birimizin üretimi bağımsız; farklı malzemeler, farklı meseleler üzerinden ilerliyoruz. Ama işlerin yan yana gelmesi, ortak bir alan yaratıyor. Benim için bu deneyim, aile içindeki sessiz aktarımın sanat yoluyla görünür hale gelmesiydi. Birbirimizin üretim süreçlerine doğrudan müdahale etmesek de, işlerimizin bir araya geldiği anda yeni bir bağ, yeni bir anlam katmanı oluştu.

3. Deniz Hanım, çalışmalarınızda beden, çevre ve toplumsal cinsiyet meseleleri öne çıkıyor. İnci Hanım’ın atölyelerinde ya da eserleriyle erken yaşta karşılaşmanız, kendi sanat dilinizi kurarken nasıl izleri bıraktı?

DD: Bedenle – özellikle kadın bedeniyle – çalışmaya başlamam, lisansımın son senesine ve ilk master dönemime dayanıyor. Ardından yaptığım ikinci masterın disiplinlerarası yapısı, zaten çalışmakta olduğum kadın bedenini daha farklı bir boyuttan incelememe vesile oldu. Bu süreçte feminist sanatla daha yakından ilişki kurmaya başladım; kadın cinayetleri, Türkiye’de feminist sanat ve İstanbul Sözleşmesi üzerine çalıştım. Tezimin başlığı da bu bağlamda şekillendi: “Haklarımızı sanat yoluyla yeniden elde edebilir miyiz? Türkiye’de Feminist Sanat ve İstanbul Sözleşmesi.”

Tabii çocukluğumdan beri kendi ayakları üzerinde duran, sanat konusunda inisiyatif alan ve üretiminde hep kararlı bir duruş sergileyen bir babaanneye sahip olmak benim için çok önemliydi.

Deniz Demirer Sorbonne Üniversitesi’ndeki sergisinde

4. İnci Hanım, uzun yıllara yayılan resim pratiğinizin yanında bu kez torununuzla aynı sergide yer almak size nasıl bir his veriyor?

İBY: İnsanı ister istemez fazlaca duygulandırıyor. Türkiye çok zor bir dönemden geçiyor. Sanat da bu zorlukların içinde. Bu nedenle onunla iftihar etmek, önünde eğilmek gerekli.

Aynı zamanda histen çok büyük bir dayanışma. Herkese nasip olmayan bir güzellik… Başta yarattığı eserler, kadının zorluklarını yansıtması, böyle bir kuşağın genci olması, duyguları, prensipleri, görüşleri.

5. Aile geçmişinizde Ferruh Başağa gibi Türkiye modern sanatının önemli isimleri var. Bu köklü miras, sizin kişisel sanat üretiminize nasıl yön verdi?

İBY: Sanatçı bir aileden gelmek ve sanat topluluklarının içinde yaşamak, insanın tüm hayata bakışını, duygularını, sevincini etkiliyor.

Babam Ferruh Başağa’nın daha çok soyut çalışmaları içinde var oldum. O nedenle soyut resmi çok seviyorum. Bana göre soyut çalışmak büyük bir özgürlük. Duygularımı, görüşlerimi daha rahat aktarabiliyorum.

DD: Benim için Ferruh Dede –aslında babamın dedesi– bana da dedelik yapmış biriydi. Kendi dedelerim ben doğmadan vefat ettikleri için, o hayatımda çok önemli bir dede figürü oldu. Çocukluğumda onun atölyesinde parmak boyalarımla yaptığım resimler, sanata girişimin ilk adımlarındandı. Sanat eğitimi alma kararım da bir bakıma onun gibi bir sanatçının enerjisi etrafında büyümemden kaynaklanıyor.

Onun mirası bana sanatı sadece bireysel bir ifade alanı değil, aynı zamanda toplumsal bir katkı olarak da görmeyi öğretti. Bugün sokakta ya da bir müzede onun bir vitrayını ya da tablosunu görmek benim için hâlâ çok değerli. Bu mirasla büyümek, bir yandan çok büyük bir ilham, bir yandan da sorumluluk. Kendi işlerimde beden ve toplumsal meseleleri sorgulamam da aslında bu mirası kendi çağımın sorunlarıyla buluşturma arayışımın bir sonucu.

Ferruh Başağa ve Deniz Demirer, Başağa’nın atölyesinde çalışırken.

6. BodrumArt’in 20. yılına denk gelen bu sergi, aslında bir sanat tarihini de kutluyor. Sizce bugün Bodrum’daki sanat ortamı, hem geçmişten gelen bu mirası hem de çağdaş arayışları nasıl bir araya getiriyor?

İBY: Evet, BodrumArt kurucu üyelerinden biriyim. Şu anda da Onursal Başkanlık görevini yürütüyorum. 20 sene dile kolay değil. Değerli hocalarla, galerilerle, yurt dışı sergilerle 200’e yakın üye ile bugünlere geldik.

Dediğiniz gibi bir sanat serüvenini kutluyorum.

Bodrum sanat konusunda şanslı ama daha çok desteğe ihtiyacı var. Hep kişisel çabalarla yürütmek insanı yoruyor. Halbuki sanat bir milletin kültürel kalbidir.

DD: BodrumArt, yıllardır bölgedeki sanat ortamını besleyen çok önemli bir merkez. Babaannemin buranın kurucularından biri olması benim için ayrıca gurur verici. Bugün Bodrum’daki sanat ortamı, hem yerel mirası hem de uluslararası arayışları içine alan çok katmanlı bir çeşitlilik barındırıyor. Bence bu çeşitlilik, sanatın yaşayan, dönüşen ve sürekli yeni anlamlar kazanan bir alan olduğunu kanıtlıyor. “İlk ve Son” da tam olarak bu dönüşümün bir parçası olarak okunabilir.