Cumartesi, Eylül 19

ŞÜKRAN MORAL: ”Benim en büyük sorumluluğum ötekilere karşıdır…”

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +

Sanat alanında ülkemizi Dünya’da başarıyla temsil eden Şükran Moral’i yeni sergisinin hazırlık aşamasında yakaladım. Dergimizin ‘Seks ve Sansür’ sayısında Şükran Moral’in de görüşlerine mutlaka yer vermek istedim. Sohbetimizde cesur ruhunu her an hissettiğim Moral, samimiyetiyle ilk röportaj heyecanımı rahat atlatmamı sağladı. Karaköy’de yaptığımız bu bol kahkaha ve sanat dolu röportajı keyifle bir solukta okuyacağınıza eminim…

Röportaj: Aslı ÇİĞDEM / Fotoğraflar: Şükran Moral’in İzniyle

Dünyada Bedri Baykam ve sizin isminiz ülkemizi temsil eder durumda. Bu şekilde anılmak size bir sorumluluk getiriyor mu?
Büyük bir sorumluluk duyduğum kesin. Ama bu Türkiye’yi dünyaya temsil etme sorumluluğundan çok; ait olduğum, bilincine sahip olduğum ve bu bilinçli olmadan dolayı yapmam gereken şeylere karşı bir sorumluluk. Mesela “ötekilere” karşı. Benim en büyük sorumluluğum ötekilere karşıdır. Ama inan bu otomatik bir şey değil. “Aa benim sorumluluğum var.” diye olmuyor bu iş. Zaten “O”yum; zaten kendiliğinden gelen bir şey. Bununla bütünleşmişim ve üzerime bir giysi gibi oturmuş… Hayatım, her zaman söylerim. Yurtdışı olayı, uluslararası düzeyde olmak her alanda var. Futbolda, modada, müzikte, dizaynda… Fakat iş, çağdaş sanata gelince sanki uluslararası bir alan yokmuş gibi davranılıyor Türkiye’de. Halbuki var! Bütün ülkelerin en önem verdikleri, en gurur duydukları şey; çağdaş sanatları, sanatçıları… Türkiye’den çıkıp Victoria And Albert’ta çağdaş sergi açan ilk sanatçıyım ve inanır mısın böyle önemli bir eventte bir tane Türk gazeteci yoktu! Bütün ülkelerden gazeteciler gelmişti ben orada tek başımaydım. Ve birçok yerde de böyle oluyor. Nereye gitsem tek başımayım; ilgisizim. Almanya’da kişisel sergi açıyorum bizden destek yok. Yani bu bilinçle mi ilgili, sansürle mi ilgili bilemiyorum. Cehalet desem, cahil olmayanlar da bunu yapıyor. Hatta bunu bilenler bile sanki yokmuş gibi davranıyorlar. Çok karmaşık ve üzücü bir durum.

Eserleriniz bazı insanlar tarafından “rahatsız edici” bulunuyor. Hatta birçok kişi tarafından. Biliyorum ki linç kültürünü özetleyen bir eseriniz de var. Bununla ilgili nelerle karşılaşıyorsunuz?
Bazılarını rahatsız ediyorum. Rahatsızlık ne kelime, histeri krizine girdiler benim işlerimden dolayı. Kolektif bir kriz yaşanıyor zaman zaman (Gülüyor). Bu rahatsız ettiğim adamlar, altı yaşındaki çocuğun koskocaman, eşek kadar adamlarla evlendirilmesinden ve tecavüzlerden rahatsız olmayan adamlar. Bu adamlar, ülkenin bütün alt ve üst kaynaklarının yurt dışına peşkeş çekilmesinden rahatsız olmayan adamlar. Bu adamlar, günde beş kadının öldürülmesinden, katledilmesinden rahatsız olmayan adamlar. Bu adamların rahatsız olduğu şey; sanatla temsil ettiğim şeyler. Umrumda değiller istedikleri kadar rahatsız olsunlar. Ben Türkiye’de yaşıyorum ama aynı zamanda uluslararası bir düzeyi göz önüne almak zorundayım. Sanatçı meraklı insandır. Ben de çok meraklıyım. Meraklarımın ve kendi arzularımın peşinden koşuyorum. İnsanlar rahatsız olacak diye düşünseydim sanatçı olmazdım. Onun ismi “Memurluk”tur. Sanattan bahsediyorsak: “Ben özgürüm.” Merak ettiklerimi de denemeye çalışıyorum. Hiçbir zaman sansasyonlar beni ilgilendirmedi. Eğer öyle olsaydı bugün birçok televizyon kanalına demeç verirdim. Eğer sen halk olarak benim işlerimden çok rahatsız oluyorsan ya bu olayda bir sorun vardır ya da sende. Onca yaptığım işin arasında neden görmek istediğin tek şey “nü”? Çünkü asıl problem, benim nü yapmam ve sevişmem. Sen kafandaki cinsel sorunları çözemediğin sürece başka bir şey göremezsin. Bir zamanlar sanat çevresinden birileri bana “Türkiye’de normal bir şey yaparsan haddini bilirsen sana bir şey olmaz.” demişti.

Bu sanatı sınırlandırır…
Normalin sınırları o kadar iner ki sen abstract bir iş dahi yapamazsın. Nitekim gördük; normal bir heykele dahi tahammül edemiyorlar. Normalin sınırı o kadar iniyor ki en sonunda Taliban’ın bütün eski, antik devirden kalan heykelleri yıkmasına geliyor. Eğer bu “normal” sınırlamasını koymaya başlarsanız işler oraya kadar gider. Bu açıdan bakın. Benim 15 sene önce söylediklerim hayaldi. “Hayır öyle bir şey olamaz Türkiye’de!” diyorlardı ama şimdi oluyor. Ben sanatçı olarak halkın normal dediklerine uymak zorunda değilim. Benim için normallik diye bir şey yok.

Çarmıha gerilmiş şekilde poz veren bir kadın sanatçı olarak Katolik İtalyanlarla nasıl başa çıktınız peki?
Ben onu ilk olarak tavana astım. Hz. İsa’ya tapıyorlar ya hani kendimi o kutsal kişinin yerine koydum. Sadece 1994 yılında sergileyebildim. 2000 yılına kadar asla sergileyemedim. Bu da neyi gösteriyor? Sansürlediler! Evet, çıplaklık konusunda bazen karşı tutumları olsa da bizim toplum gibi değiller. Sistine’ye gidiyorsun Michelangelo’nun bütün melekleri, bütün kadınları çıplak… Ama fanatiklerle başa çıkmak her yerde zor. Bak sana en son yine Türk basınının hiç ilgilenmediği trans işimden bahsedeyim. Paris Photo’da bir kadın trans işlerime baktı ama yüzünden anlaşılıyor nefretle bakıyor. Ben de keyifle izliyorum. Tepkileri görmek güzel. Bana bir şeyler söyledi. Çok İngilizcem yok. İkinci dilim İtalyanca ama anladığım kadarıyla “Sen trans mısın?” diye sordu. Ben de inadına “Evet!” dedim. “Ama translar pistir; hastalıklıdır. Hasta mısın?” diye sordu. Ben de ona bunun kendi ön yargısı olduğunu söyledim. Bugün Fransa’da bile bir izleyici bunu söyleyebiliyor. Ama o tutucu kadına rağmen Fransa’nın, İtalya’nın dünya kadar da sanat eseri var. Ben tutucularımız olmasın demiyorum. Karşı çıkanlar da olsun ama sanat eserlerimiz de olsun. Gürül gürül akan bir sanatımız olsun… Ama yok. Türkiye’de en büyük problem: Düz mantık, felsefeden anlamamak. Çünkü felsefeyle ilgilenmek düz düşünmeyi engeller. Muhafazakar olsa da aydın olur.

2010 yılında Amemus performansıyla sanat galerisinin açılışında lezbiyen ilişkiye girerek özellikle ülkemizde ‘tabuları yıkan sanatçı’ olarak biliniyorsunuz. ‘Tabuları yıkıyorum ben; bunu başarabiliyorum.’ diyebiliyor musunuz?
Ben bu tür iddialı laflar etmem. Taraftar gözüyle bakmam. Ben bir sanatçıyım. Merak ettiğim ve istediğim bir konuyu yaptım. Kişisel olarak aleyhime olsa da sanat adına çok iyi bir şey oldu. Birisinin biraz daha cesur olması gerekiyor. Eğer bu işe sıradan bir şeymiş gibi baksalardı; umursamasalardı bu iş sıradanlaşırdı.

Acaba Amemus’ta seyirciyi röntgenci yerine koymanız mı biraz sinirlendirdi?
Sanat çevresinin ikiyüzlülüğü ortaya çıktı aslında. Sanat çevresi sandığınız gibi değil. Her şeyden önce sahte bir ilerilik var. Herkesin maskesi düştü. Dengeler bozuldu. Bunlar en nihayetinde küçük burjuvalar. Küçük burjuva ahlakındalar. Erkekler mesela, bayılırlar iki kadını birlikte görmeye ama orada başka bir şeye dönüştüler. Verdiğin mesajdan rahatsız oldular. Aktif bir kişilik gördüler ve bu aktif bilinçli kişilik hoşlarına gitmedi. Sen o yatakta pasifsen; onun hayal ettiği olacaktı. Ama orada aktif ve obje olmayan, kendini sununca rahatsız oldular. Mesele çıplaklık değil fikir.

Sanatınızdaki şiirselliğin gözardı edilmesinden şikayetçi olduğunuzu dile getirmişsiniz. Performanslarınızın bu kadar cesur ve çarpıcı olması şiirselliği ikinci plana atıyor olabilir mi?
Sadece performanslarım yok. Bir sürü işim var. “Hamam” da, “Bülbül”de, “Acı”da da şiirsellik görüyorum. Ama bu işlere bakmak ya da konuşmak istemiyor insanlar. Bu benim değil izleyicinin seçici algısı. Millet sanıyor ki sadece çıplak iş yapıyorum. Halbuki öyle ahım şahım çıplak işim de yok. Baktığın zaman bütün performans sanatçıları integral çıplak. Benim böyle işlerim yok. Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Hatta “Hamam”da anneanne kilodum vardı. Yani bugün bir gazeteyi, web sitesini açtığım zaman ağzım açık kalıyor ama oradakiler çıplak olmasına rağmen skandal uyandırmıyor. Çünkü: O kadınlar seks objesi haline dönüşmüş. Seks objesine dönüşmeyen şeyler rahatsız ediyor insanları. Çıplak olabilirsin ama fikrin olmamalı (Gülüşmeler).

Gezi’de yaşanan acıyı temsilen karnınızı jiletlerken sanatın ötesinde sağlığınızı hiç düşünmediniz mi?
O anda ya da daha sonrasında… Hayatım sen bana cesur cesur diyorsun da acaba cesur muyum? Onu yapmak için jileti kabından çıkarıyordum. O esnada parmağımı biraz kestim. Ay canım bir yandı! Sonra dedim ki: “Ben karnımı nasıl keseceğim?”… Yani sağlığımı hiç düşünmez olur muyum? Körü körüne ölüme giden biri değilim ki ben. Böyle bir mesaj vermek istemem. İnsanlar zannetmesin ki sanat kendini beşinci kattan atmaktır. Ama tehlikeli bir sınırda yaşadığım da kesin. Elimde olan bir şey değil veya sanatçı olduğum için değil. Orada da kendimi kesecek psikolojiye girdim. Beş dakika sürdü. O sırada kadının bir tanesi haklı olarak çıkıp müdahale etmeye çalıştı. Çapulcu teamden bir çocuk da: “Burada bir sürü arkadaşımız öldü. Yüreğiniz acımıyor da sanata mı laf ediyorsunuz? Karışmayın.” diye uyardı kadını. Bu çok güzel bir şeydi benim için. Aslında kendimi niye kesiyorum düşündünüz mü? Bir insan kendini neden keser? Çünkü ruhlar o kadar yaralıdır ki acıyı duymak için keser. Bizim ruhumuz yaralıydı.

‘Galerilerde sanat eseri satılıyor. Burada da kadın vücudu diyerek genelevi bir müzeye çevirdim.’ sözlerinin sahibi olarak günümüz Türkiye’sindeki kadının seks ve sansüre bakışını açar mısınız?
Şimdi iktidar, genellikle kadının cinselliğini denetleme sözü üzerinden iktidarda kalıyor. Bana oy verirseniz kadının kafasını kapatma özgürlüğü olacak; bana oy verirseniz kadının sadece anne olma özgürlüğü olacak; kadının sadece küçük yaşta evlenme özgürlüğü olacak; kadının boyun eğme özgürlüğü olacak; hamileyken bile dışarı çıkamama özgürlüğü olacak ve gülememe özgürlüğü olacak. Kısıtlamaları sana özgürlük olarak sunan zeki bir iktidar. Neden saçın kapatılıyor? Çünkü karşındaki erkek tahrik olacak. Yani biz adamın penisinin emrindeyiz. Mesele sadece baş bağlama meselesi olsa bana ne? Ama öyle de değil ki. Sistematik olarak sen başını örtmeye yönelik çalışmalarını aileden başlayıp medyaya, okullara sokuyorsan, sonra her başını bağlayana hediyeler dağıtıyorsan bu özgürlük mü oluyor? Özgür bir seçim mi oluyor yoksa eğitim ve şartlandırılmayla dayatılan bir şey mi oluyor? Seks ve kadın çok önemli. Çok önemli ki bu adamlar bir hiçken bunu ve dinsel şeyleri kullanarak iktidarda kalabiliyor. Artık Türkiye’de kadın bırak cinselliğini düşünmeyi, hayatta kalabilmeyi düşünür hale geldi. “Acaba hayatta kalabilecek miyim? Acaba minibüse binersem son mu ineceğim önce mi ineceğim?” Türkiye’de kadın özgürlüğü konusunda çok çirkin şeyler yaşandı son yıllarda. Kadının özgürlüğüne gelebilmek için kadının yaşama problemini, ayakta kalma problemini, eğitim problemimizi çözmeliyiz.

Türkiye ve İtalya arasında bir yaşam sürmek sanatınızı ve özel hayatınızı zorluyor mu yoksa yeni fikirler doğmasına öncü mü oluyor?
Zor bir hayatım var ama bu kendi seçimim. Gezici bir ruhum var. Şu an sadece Roma-İstanbul arasında yaşamıyorum. Berlin’e de çok sık gidiyorum. Başka yerlerde de yaşantılarım var. Turist olarak gitmiyorum ben, daha çok iş gezileri. O yüzden her yerde yaşıyorum. Ama “Hiçbir yere ait değilim. Şuyum buyum.’’ gibi laflardan nefret ederim. Sahtekarlıktan başka bir şey değil. Sen yurt dışına gidince bir Türk’sün. Bitti! İstediğin kadar “Türk değilim” de. Köklerini inkar eden piçtir. Ben piç olmaya da razıyım ama bu şekilde razı değilim. Bu hainlik. Ben vatanımı faşist ve milliyetçi duygulardan uzak bir şekilde seviyorum. Aradaki farkı bilin lütfen. Türkiye’de bizleri bölmek için o kadar kavram karmaşası yaratıldı ki artık insan vatanını sevmez oldu. Vatan demek; iktidar demek değil. Vatan benim doğduğum, soluk aldığım, yaşadığım ve şu anda da içinde bulunduğum yer. Bu öteki ırkları aşağılıyorum; milliyetçi duygular taşıyorum anlamına gelmiyor.

98 yılında bir gay kulüpte trans rolüne girerek dans etmişsiniz. Metaforik olarak kullandığınız danstan sonra teklifler aldınız mı? Nasıl bir deneyimdi? Biraz bahseder misiniz bize?
Hayatım, bu sadece sıradan bir dans performansı değildi. Bir sanat işini değerlendirirken o yılları da göz önüne almak lazım. Çünkü sanatı genelleştiremeyiz. 97’de, 98’de ben bu işleri yaparken öyle geyler, translar üzerinde iş yapılmıyordu. Yani ben hiç hatırlamıyorum. O yıllarda Hortum Süleyman vardı. Translara kafayı takmıştı ve bu translar o yıllarda çok işkence gördüler. Ben o sıralar translar üzerine hem fotoğraf-video hem de performans yaptım. Videolarımdan birinde trans Demet’in başına gelen bir işkence olayını anlattım. O videoyu bütün yurt dışına gösterdim. Yani gey kulübe gidip dans etme olayı, danstan ziyade bir tavır alma olayı. Bir projenin içerisinde yer alan bir performanstı. Ötekileştirilenlerden biri olan trans birey olmayı yaşamak, belgelemek, gün ışığına çıkarmak ve deşifre etmek.

Sizi sergi hazırlığındayken yakaladık. Bizleri yeni projenizde neler bekliyor?
Aaa top secret! Şunu söyleyeyim: Ben şimdi Norveç’te Bergen Kode Çağdaş Sanat Müzesi’nde kişisel sergi yapıyorum ‘My Pain My Rebelion’ isimli. Çünkü asi yanım var ama aynı zamanda acılı yanım da var. Bu benim şu ana kadar yaptığım en büyük sergim olacak. Eski ve yeni projelerim olacak. Özellikle 20 senelik işlerimin çoğu olacak ve ilk defa bir arada gösterilecek. O yüzden çok mutluyum. Şu anda da üzerinde çalıştığım yeni projeler de var ama bunlar top top secret! Genelde sergi açılmadan önce konuları söylemem. Çünkü: Sanatçının her zaman son anda fikrini değiştirme durumu oluyor. Ben son ana kadar çok fikir değiştiriyorum. Yapsam bile sergileme fikri gibi sergilememe özgürlüğüm de olabilir.

Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Rica ederim. Sizin için özel performans yaptım resmen.

Paylaş