Başak Doğa Temür, Nilbar Güreş’in “Gözlerinizden Öperim” sergisi üzerinden Türkiye Pavyonu’nun küratöryel yaklaşımını, mekânsal kurgusunu ve bienalin “In Minor Keys” temasıyla kurduğu ilişkiyi anlattı.
Nergis Kalkan
Venedik Bienali’nin 61. edisyonunda Türkiye Pavyonu, Nilbar Güreş’in “Gözlerinizden Öperim” başlıklı sergisiyle izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçının farklı mecralar arasında dolaşan üretimini odağına alan sergi, gündelik hayatın incelikli jestlerinden beslenen bir anlatı kurarken, izleyiciyi mekânla kurduğu ilişki üzerinden düşünmeye davet ediyor. Temsil meselesinden küratöryel yaklaşıma, bienalin bu yılki temasıyla kurulan ilişkiden serginin mekânsal kurgusuna uzanan bu söyleşide Başak Doğa Temür, projenin arka planını ve üretim sürecini detaylarıyla aktarıyor…

Bir ülke pavyonunu kürate etmek aynı zamanda bir temsil meselesini de beraberinde getiriyor. Bir küratör olarak Venedik Bienali’nde yer almak sizin pratiğiniz açısından nasıl bir deneyim? Bu projeyi diğer sergilerden ayıran yönler neler?
Venedik Bienali gibi bir bağlamda çalışmak ister istemez temsil meselesini de gündeme getiriyor. Ancak bu projede benim için asıl mesele tek bir kimliği temsil etmekten çok, Nilbar Güreş’in uzun yıllara yayılan sanat pratiğinin açtığı düşünme alanını görünür kılmaktı. Nilbar Güreş fotoğraf, video, kolaj, tekstil ve yerleştirme gibi farklı mecralar arasında akışkan biçimde dolaşan bir pratiğe sahip. Bu nedenle sergiyi de tek bir anlatı kuran kapalı bir yapıdan çok, sanatçının üretiminde yıllardır dolaşan temaların ve imgelerin mekân içinde karşılaşabileceği bir alan olarak düşünmek önemliydi.
Bu serginin önemli yanlarından biri de üretim sürecinin ölçeği ve kolektif yapısı oldu. İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın koordinasyonunda yürütülen bu süreçte sanatçıyla birlikte heykeltıraşlar, metal ustaları, terziler ve farklı zanaatkârlarla yoğun bir üretim süreci gerçekleşti. Nilbar Güreş’in pratiğinde son yıllarda güçlenen üç boyutlu ve mekânsal düşünme biçimi de bu sergide belirgin bir yer tutuyor. Pasquart Kunsthaus’ta gerçekleşen Sour as a Lemon (2021) sergisiyle görünür hâle gelen bu yönelim, bugün Arter’de devam eden Kadife Bakış sergisi ve Venedik Bienali için üretilen yeni yapıtlarla birlikte sanatçının üretiminde önemli bir hatta dönüşmüş durumda.
“Gözlerinizden Öperim” sergisinin küratöryel çerçevesini kurarken çıkış noktanız ne oldu? Bu başlık ve sergi fikri nasıl şekillendi?
“Gözlerinizden Öperim”, Türkçede çoğu zaman mektupların sonunda ya da konuşmayı bitirirken sarf edilen bir cümle. Yakınlık kuran ama aynı zamanda mesafeyi ve saygıyı da koruyan incelikli bir hitap biçimi. Nilbar Güreş’in pratiğinde de benzer bir incelik ve dikkat bulunuyor. Sanatçı, toplumsal cinsiyet, göç, aidiyet ya da kültürel kimlik gibi konulara doğrudan sloganlar üzerinden değil; gündelik hayatın içindeki küçük jestler, imgeler ve karşılaşmalar üzerinden yaklaşıyor. “Gözlerinizden Öperim” bir kapanış cümlesi değil; izleyiciyle kurulan incelikli bir karşılaşma biçimi. Bu nedenle serginin başlığı da bu yaklaşımı yansıtıyor.
Nilbar Güreş’in fotoğraf, video, kolaj, tekstil ve yerleştirme gibi farklı mecralara yayılan üretimi, serginin küratöryel kurgusunu nasıl şekillendirdi?
Nilbar Güreş’in pratiğinin en belirgin özelliklerinden biri farklı mecralar arasında kurduğu geçişler. Resim, kolaj, fotoğraf, video ya da heykel çoğu zaman birbirinden ayrı alanlar olarak değil, aynı düşünme hattının farklı uzantıları gibi çalışıyor. Bu nedenle sergiyi kurgularken de bu çeşitliliği tek bir anlatıya indirgemek yerine, farklı malzemelerin ve formların mekân içinde birbirleriyle ilişki kurabileceği bir yapı düşünmek benim için önemliydi.
Nilbar Güreş’in pratiğinde malzemeler yalnızca biçimsel araçlar değil; aynı zamanda hafıza, emek ve gündelik hayatla kurulan ilişkilerin taşıyıcıları. Bu akışkanlık aynı zamanda sanatçının üretiminde imgelerin ve malzemelerin birbirine dönüşebildiği özgür bir düşünme alanı da açıyor.

Venedik Bienali’nin bu yılki teması “In Minor Keys / Minör Tonlarda”. Nilbar Güreş’in pratiğini düşündüğümüzde bu tema ile nasıl bir ilişki kurulabilir?
Bence Nilbar Güreş’in pratiği çoğu zaman büyük ve gür sesli anlatılar kurmak yerine daha küçük, gündelik ve de incelikli jestlere odaklanıyor. Gündelik hayatın içindeki sıradan görünen anlar, bedenin ve nesnelerin kurduğu beklenmedik ilişkiler onun işlerinde önemli bir yer tutuyor. Sanatçının işleri, tam da bu nedenle, gündelik hayatın içindeki küçük ama güçlü jestlere dikkat kesiliyor. Bu jestler kimi zaman mizah, kimi zaman şiirsellik, kimi zaman da eleştirel bir bakış aracılığıyla görünür hâle geliyor. Bu nedenle Nilbar Güreş’in üretiminin bienalin bu yılki teması olan “In Minor Keys / Minör Tonlarda” ile doğal bir yakınlık kurduğunu düşünüyorum.
Serginin ziyaretçiyi belirli bir rota yerine mekânla ilişkilenmeye davet eden bir yapısı olduğunu söylüyorsunuz. Bu deneyimi kurarken Türkiye Pavyonu’nun mekânını nasıl ele aldınız?
Sergiyi kurgularken mekânı yalnızca işleri yerleştirdiğimiz bir arka plan olarak düşünmedik. Nilbar Güreş’in işleri zaten beden, nesne ve mekân arasındaki ilişkilerle yakından ilgileniyor. Bu nedenle belirli bir rota dayatmak yerine izleyicinin mekân içinde kendi dolaşımını kurgulayabileceği, daha açık bir düzeni tercih ettik.
Türkiye Pavyonu, İKSV’nin girişimi ve 21 destekçinin katkıları sayesinde 2014’ten bu yana bienalin iki ana hattından biri olan Arsenale’de kalıcı bir mekâna sahip. Dürüst olmak gerekirse Türkiye Pavyonu çok kolay bir mekân değil; çok güçlü bir mimari karakteri var. Bu nedenle sergiyi kurgularken mekânın sunduğu bu yoğunluğu bastırmak yerine, onunla ilişki kurmaya çalışan, açık ve akışkan bir yerleşim düşünmek önemliydi.
Sergiye eşlik eden kitapta eleştirel metinlerin yanı sıra bir şiir seçkisi de yer alıyor. Şiiri bu projeye dâhil etme fikri nasıl ortaya çıktı?
Nilbar Güreş’in üretimi imgeler kadar dil ve anlatı biçimleriyle de yakından ilişkili. Sanatçının işleri çoğu zaman kendilerini doğrudan açıklamak yerine çağrışımlar ve ilişkiler kuran bir düşünme alanı açıyor. Bu nedenle şiiri kitaba dâhil etmemizin nedeni yapıtları açıklamak değil; onların açtığı düşünme alanını başka bir dil üzerinden genişletmekti. Şiir, sergide dolaşan kırılganlık, yakınlık, göç ve aidiyet gibi temalarla başka bir düzlemde ilişki kuruyor.
İKSV’nin Vehbi Koç Vakfı’nın desteğiyle ve Mousse Publishing ortaklığında hazırladığı, editörlüğünü Hazal Birincioğlu’nun üstlendiği kitap da bu nedenle yalnızca sergiyi belgeleyen bir yayın değil, serginin düşünsel alanını farklı metinlerle genişleten bir eşlikçi olarak tasarlandı.

