Yonca Saraçoğlu’nun İstanbul Concept Gallery’de açılan “Untold Tales” sergisi, sanatçının resim ve heykel çalışmalarını aynı anlatı içinde bir araya getiriyor.
Ayça Ortaer
İstanbul Concept Gallery, Yonca Saraçoğlu’nun “Untold Tales” başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının resim ve heykel üretimlerini aynı anlatı içinde buluşturduğu sergi, dile getirilemeyen, çeviride kaybolan ve sessiz kalmış hikâyelerin izini sürerken izleyiciyi katmanlı, düşsel ve içsel bir dünyaya davet ediyor. Renk, hafıza ve bilinçaltı arasında kurduğu şiirsel bağlarla dikkat çeken Saraçoğlu, bu söyleşide üretim pratiğinin arka planını, rüyalarla kurduğu ilişkiyi ve “Untold Tales”in düşünsel çerçevesini anlatıyor…

Özellikle mavi ve yeşil tonlarının baskın olduğu bu renk paleti sizin için nasıl bir duygusal veya düşünsel alan açıyor? Bu renkler eserlerinizde hangi ruh hâllerini ya da kavramları temsil ediyor?
Bunlar bizi sarmalayan en baskın renkler; en çok maruz kaldığımız, içinde nefes aldığımız, yüzdüğümüz, yaşadığımız; varlığımızı borçlu olduğumuz, bizi besleyen, büyüten, bağrında saklayan, sonra da geri dönüştüren sevgili gezegenimizin, uzay boşluğunda güzel mavi bir göz gibi evreni seyreden Gaia’mızın doğurgan, hayati, emsalsiz renkleri… En sevdiğim renkler…
Sarı ve morun da yer aldığı bu renk paleti; hafıza, çağrışım, düşsellik, nostalji, melankoli, özgürlük, sınırsızlık, yaşama sevinci, duyumsama, derinlik, çok katmanlılık, ruhsallık gibi çoklu alanlara kapılar açan kavram ve ruh hâllerini temsil ediyor.
Resimlerinizde oldukça kişisel ve içsel bir dünyanın izlerini görmek mümkün. Kendi yaşam deneyimleriniz, hafızanız ya da duygusal yolculuğunuz sizin için nasıl bir ilham kaynağı oluşturuyor?
Sanatçının en iyi malzemesi kendisidir; en yakın gözlem alanı kendi hayatı, en çok konuştuğu, en çok tanımaya, anlamaya muhtaç olduğu kişi de kendisidir. Avlandığı, diğerlerini aynalayarak kim bilir neyi aradığı yer kendi ruhu; derinlerine dalmaya mecbur olduğu âlem kendi içselliği; şimdiyi anlamak için, çatışkıları, travmaları çözmek, büyük yolculuğunda ilerleyebilmek için başvuracağı merci kendi hafızası, gömülü, kayıp anıları, deneyimlerinden yarattığı yeryüzü bilgisi ve en çok tanışmak istediği de kendisinden saklı olan kendi yüzüdür.
Merkezinde bulunduğu biricik uzaysal konumdan ve bilincinin prizmasından gözlediği dış âlem, nesnelliğini korurken bir yandan da kendi özünün, gerçekliğinin ötekine, eşyaya, doğaya, evrene, bütüne serpilmiş, onlarda ışıyan yansımasıdır.
Hakiki yüzünü bilmek isteyen kişi/sanatçı, bütün bu katmanların içinden geçmek, tanımlamak, anlamlandırmak ve bu kozmogonik magmayı yoğurarak o yüzü tasavvur etmek, inşa etmek zorundadır. Bu çabaların sonunda kavuştuğu yüzünün hak edilmiş bir adı olacaktır; diğer YERYÜZLERİ gibi…
Eserlerinizde rüya atmosferini çağrıştıran, zaman ve mekânın belirsizleştiği sürreal bir dünya hissediliyor. Rüyaların sizin yaratım sürecinize nasıl bir etkisi var?
Rüyaların zamansızlaştırıcı, mekânsızlaştırıcı, yönsüzleştirici, yerçekimini yok eden, kaygan, belirsiz, anlamdan kaçan gerçeküstü atmosferi; resimde de, edebiyatta, sinemada ve hayatta da aradığım, yakalar gibi olunca da coşku ve ait olduğu yeri bulma hissini yaratan, sevdiğim, özlediğim, peşinde olduğum bir nimet. Tuhafın, tekinsizin, belirsizin müşterisiyim. İşlek hayal gücünün ve resmin sonsuz boyutlara açılabilen mucizevi tek boyutlu yüzeyinin yardımıyla, sıkıcı, tekdüze, aşılmaz gibi duran günlük gerçekliğin dışına, olasılıklar evrenine atlayıverme şansı vazgeçemeyeceğim bir hediye. Rüyalarıma gelince; çoğumuz gibi onları pek hatırlamam ama hayatı yaşayıp seyrederken yanı sıra süzülen öteki gerçeklikle haşır neşir olmak her şeye değer…
Untold Tales sergisinde “dile getirilemeyen, çeviride kaybolan ve sessiz kalmış hikâyelerin” izini sürdüğünüzü söylüyorsunuz. Bu anlatıları eserlerinizde nasıl yansıtıyorsunuz?
Burada şöyle bir nüans var: “Dile getirilemeyenin… izini sürüyorum” sözüyle yola çıkılmaz ama yolda farkındalık kazanılır ve söz konusu bir sergiyse seçimler bilinçli veya bilinçsiz bu yönde yapılarak ilerlenir. Bu, içeride uyuyan duygular, fikirler, tasarılar, kararsızlıklar, hassasiyetler bütününün birbirine dolanarak, birbirini besleyerek, kışkırtarak, itekleyerek dışarıya fışkırdığı; ad vermeden, tanımlamadan, çok fazla bilince çıkmadan derinden yürüyen, akışta biçim alan bir süreçtir. Koşarken camlara vuran yansımanıza ara sıra göz atmak gibi; yön, yer ve zemin tayinleri yarı bilincin farkındalığıyla yapılır. Tüm bir kontrol mümkün de değildir, tazelik, hakikilik, samimiyet açısından zararlıdır da…
Bunları nasıl yansıttığıma gelince: “Dile gelemeyen”in sanatın, resmin diline gelebilmesini umarak, onu anlatının ötesinde izleyerek, sergide de gördüğünüz hâliyle ve sonuçlarla…
Bu sergide resim ve heykel çalışmalarınızı aynı anlatı içinde bir araya getiriyorsunuz. Bir fikrin resim mi yoksa heykel olarak mı ortaya çıkacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Hedefi belirlenmiş uzun tasarım, yaratım ve üretim süreçlerinde yönüm, medyumum, malzemem belli olmuştur; ona çekilmişimdir, aşkım odur. Deli gibi o yönde çalışırım; ilham o yönde büyür, gelir; hayaller, imgeler ve tasavvurlar örneğin resim olmak üzere akar. Ele geçirilmişimdir, başka şey düşünemem. Karar, nasıl işlediğini çok umursamadığım mekanizmalarla verilmiştir çoğunlukla. Arada salınan taslaklar da olur. Aklımda, gönlümde gezdirirken neye dönüşmesi gerektiği zamanla çıkar ortaya…

